25 Ocak 2026 - Pazar
Kalemi Susturulanların Ülkesinde Gazeteci Olmak...
Uğur Mumcu, katledilişinin 33. yılında bir kez daha anıldı. Onun adı, yalnızca bir gazeteciyi değil; araştıran, sorgulayan, korkmayan bir aydın tavrını simgeliyor.
Yazar - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 5 dk.

Yusuf Mehmet Sarışın
msarisin@gmail.com - 0507 723 4769Kalemi Susturulanların Ülkesinde Gazeteci Olmak...
Yazıma başlamadan önce başlık düşündüm. O kadar çok başlık buldum ki...
“Yarım Kalan Cümlelerin Tanığıyım”
“Kalemi Susturulanların Ülkesinde Gazeteci Olmak”
“Uğur Mumcu’dan Bugüne: Gerçeğin Bedelini Ödeyenler”
“Kurşunlanan Sadece Gazeteciler Değildi”
“Korkuya Karşı Yazmak: Yarım Asırlık Bir Tanıklık”
“Unutmadık, Çünkü Mesleğimiz Hafızadır”
“Öldürülen Gazeteciler, Susturulamayan Gerçekler”
“Bir Meslek, Bir Hafıza, Bitmeyen Bir Sorumluluk”
Uğur Mumcu, katledilişinin 33. yılında bir kez daha anıldı. Onun adı, yalnızca bir gazeteciyi değil; araştıran, sorgulayan, korkmayan bir aydın tavrını simgeliyor. Aradan geçen onca yıla rağmen, bıraktığı soruların bir bölümünün hâlâ tam anlamıyla yanıt bulmamış olması ise bu ülkenin ortak hafızasındaki sızı olarak duruyor.
Ben gazeteciliğe 1 Ocak 1974’te başladım. O günden bu yana sürekli basın kartı taşıyan bir meslektaşınızım. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Aydın Büyükşehir Gazeteciler Cemiyeti ve Didim Çalışan Gazeteciler Cemiyeti üyesiyim. Yarım asrı aşan meslek hayatım boyunca nice baskı dönemine, nice umutlu başlangıca, nice hayal kırıklığına tanıklık ettim. Ama en ağır tanıklıklarım, kalemi yüzünden hedef haline getirilen meslektaşlarımın ardından yazdığım satırlar oldu.
Uğur Mumcu, gerçeğin peşinde koşmanın bedelini canıyla ödeyenlerden sadece biri. Ondan önce Abdi İpekçi vuruldu; Türkiye basınının en saygın genel yayın yönetmenlerinden biriydi. Çetin Emeç evinin önünde katledildi. Musa Anter, faili meçhuller döneminin karanlığında susturuldu. Hrant Dink, bir gazete binasının önünde, göz göre göre hedef gösterilerek öldürüldü. Turan Dursun, Bahriye Üçok, Onat Kutlar… Farklı düşüncelerden, farklı kimliklerden ama ortak bir kaderi paylaşan aydınlar.
Bu isimlerin her biri, Türkiye’nin düşünce ve ifade özgürlüğü karnesine düşülmüş ağır notlardır.
Gazetecilik, doğası gereği rahatsız edici bir meslektir. Güç odaklarını sorgular, karanlıkta kalanı aydınlatmaya çalışır, resmi söylemle yetinmez. Uğur Mumcu’nun yaptığı tam da buydu. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” derken, aslında mesleğimizin ahlak pusulasını tarif ediyordu. Belgelerle konuşmak, bağlantıları ortaya koymak, kirli ilişkilerin üstüne gitmek… Onu hedef haline getiren de bu ısrarıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu açıkça söyleyebilirim: Türkiye’de öldürülen gazeteciler ve aydınlar, sadece birer cinayet dosyası değildir. Onlar, aynı zamanda yarım bırakılmış cümlelerdir. Yazı masalarında, daktiloların, bilgisayarların başında, not defterlerinin arasında yarım kalmış cümleler… O cümlelerin tamamlanması ise yaşayan gazetecilere, genç meslektaşlara ve topluma düşüyor.
Meslek hayatım boyunca şunu gördüm: Bir gazeteci susturulduğunda, aslında toplumun haber alma hakkı hedef alınır. Bir aydın öldürüldüğünde, kurşun sadece bir insana değil, düşünceye sıkılır. Bu nedenle bu cinayetler, bireysel değil toplumsal travmalardır.
Aradan geçen yıllara rağmen adalet duygusunun tam olarak tatmin edilememesi, acıyı daha da derinleştiriyor. Çünkü adalet yerini bulmadığında, benzer karanlıkların tekrar yaşanmayacağına dair güven de zedeleniyor. Oysa demokrasi, biraz da bu güven duygusu üzerine kurulur: Konuşanın öldürülmeyeceğine, yazanın susturulmayacağına, eleştirenin düşman ilan edilmeyeceğine dair güven.
Uğur Mumcu’yu ve diğer kaybettiğimiz gazeteci ve aydınları anmak, sadece bir anma törenine katılmak ya da sosyal medyada bir mesaj paylaşmak değildir. Asıl anma, onların yaptığı gazeteciliğe sahip çıkmakla olur. Soru sormaktan vazgeçmemekle, belge aramaktan yılmamakla, gerçeğin üzeri örtülmek istendiğinde ısrarla o örtüyü kaldırmaya çalışmakla olur.
Yarım asrı aşan meslek hayatımda şunu öğrendim: Korku bulaşıcıdır ama cesaret de öyledir. Uğur Mumcu ve onun gibi kalemi kırılanlar, bizlere korkuyu değil cesareti miras bıraktı. Bu mirasa layık olabilmek, bugün hâlâ yazan, çizen, konuşan bizlerin en temel sorumluluğudur.
Onları unutmadık. Unutmayacağız. Ama asıl mesele, sadece hatırlamak değil; onların neden hedef alındığını unutmadan, aynı karanlıkların bir daha yaşanmaması için mücadele etmektir. Gazetecilik bunu gerektirir. Demokrasi de.
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları





