26 Mayıs 2026 - Salı

İçimden geldi size çocukluğumun bayramını anlatayım

Yetmiş yaşındaki bir insanın çocukluğu… Demek ki 1950’lerin sonu, 1960’ların başı Türkiye’si. Bugünün hızlı, gürültülü, dijital dünyasından çok uzak; yoksulluğun daha görünür ama insanların birbirine daha yakın olduğu yıllar.

Yazar - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 5 dk.
Yusuf Mehmet Sarışın

Yusuf Mehmet Sarışın

msarisin@gmail.com - 0507 723 4769
Google News

Yetmiş yaşındaki bir insanın çocukluğu… Demek ki 1950’lerin sonu, 1960’ların başı Türkiye’si. Bugünün hızlı, gürültülü, dijital dünyasından çok uzak; yoksulluğun daha görünür ama insanların birbirine daha yakın olduğu yıllar. Bayramlar ise o yılların en büyük sevinciydi. Sadece dini bir gün değil; mahallenin, akrabalığın, komşuluğun ve çocuk olmanın en parlak zamanıydı.

Bayramdan günler önce evlerde hazırlık başlardı. Anneler evleri dip bucak temizlerdi. Bakır tepsiler ovarak parlatılır, misafir odalarının en güzel örtüleri çıkarılırdı. Şekerlikler doldurulur, kolonya şişeleri hazır edilirdi. Birçok evde baklava evde açılırdı; incecik yufka açmak marifet sayılırdı. Maddi durumu daha mütevazı olan ailelerde ise un helvası, lokum veya birkaç çeşit şeker bile bayram bereketi kabul edilirdi.

Çocuk için bayramın kalbi “bayramlık”tı. Çünkü o yıllarda bugünkü gibi sık sık kıyafet alınmazdı. Bir çocuğun yeni ayakkabısı varsa, o çoğu zaman bayram içindi. Bayramdan birkaç gün önce alınan rugan ayakkabı, sert tabanlı kundura ya da lastik iskarpin yatağın yanında durur, çocuk gece uyurken bile dönüp dönüp ona bakardı. Elbiseler çoğu zaman terzide diktirilirdi. Kumaş alınır, ölçü verilir, prova yapılırdı. Erkek çocuklarının kısa pantolonları ütülenir; kız çocuklarının saçlarına takılacak kurdeleler hazırlanırdı.

Ve o meşhur bayram arifesi…

Mahallede hayat gece yarısına kadar sürerdi. Erkek berberleri sabaha kadar açık olurdu. İçerisi tıraş köpüğü, briyantin ve limon kolonyası kokardı. Sırada bekleyen babalar, gençler, çocuklar… “Bayram tıraşı” olmak başlı başına törendi. Enseye usturayla çizgi çekilir, saçlar yana yatırılır, çıkışta mutlaka kolonya dökülürdü. Kadın kuaförleri de dolup taşardı. Bigudiler, fön makineleri, kına kokusu… Kadınlar sabaha kadar saç yaptırırdı. Çünkü bayram sabahı herkes temiz, bakımlı ve özenli görünmek isterdi. Bu biraz da topluma duyulan saygıydı.

O yılların ekonomisi bugünkü gibi tüketim üzerine kurulu değildi. Türkiye hâlâ büyük ölçüde tarım toplumuydu. Maaşlar küçüktü; birçok evde buzdolabı bile yoktu. Köylerde elektrik yeni yeni yayılıyordu. Şehirlerde memur aileleri ay sonunu zor getirirdi. Ama ilginçtir; az eşya vardı, fakat paylaşım daha fazlaydı. Komşudan tepsiyle börek gider, başka evden tabakla sarma gelirdi. Fakirlik ayıp sayılmazdı; görgüsüzlük ayıp sayılırdı.

Bayram sabahı erkenden kalkılırdı. Çocuklar çoğu zaman heyecandan zaten uyuyamazdı. Erkekler camiye gider, dönüşte evde kahvaltı hazırlanırdı. Sonra büyüklerin eli öpülürdü. El öpene harçlık verilirdi. O harçlığın değeri bugünkü miktarlarla ölçülemez. Çünkü çocuk bazen bütün yıl boyunca ilk kez kendi parasını o gün görürdü. Bir lira, beş lira, bazen bir kâğıt onluk… Çocuk onu cebinde buruşturmadan taşır, sayar sayar tekrar yerine koyardı.

Mahalle mahalle dolaşılırdı. Kapılar kilitlenmezdi çoğu yerde. “İyi bayramlar” diyerek girilir, kolonya tutulur, şeker ikram edilirdi. Çocuklar şeker toplamak için yarışırdı. Bazı evler mendil verir, bazıları akide şekeri dağıtırdı. Çocukların cepleri şekerle dolar, anneler akşam onları ayıklardı.

Akraba ziyaretleri ise bayramın omurgasıydı. Bugünkü gibi “mesaj attım oldu” anlayışı yoktu. Büyüklerin ayağına gidilirdi. Dede, nine, hala, amca, teyze… Küsler bile bayramda barışırdı. Çünkü toplumda bayramın manevi ağırlığı vardı. İnsanlar “Bayram günü kavga olmaz” derdi. Bu söz gerçekten yaşanırdı.

O dönem Türkiye’sinde mahalle kültürü çok güçlüydü. Herkes birbirini tanırdı. Bir çocuğu bütün mahalle büyütürdü adeta. Bayramlar bu toplumsal bağları görünür hale getirirdi. Zengin-fakir farkı vardı elbette, ama aynı sokakta aynı bayram heyecanı yaşanırdı. Fakir çocuğun ayağındaki ayakkabının yeni olup olmadığı hemen anlaşılırdı belki ama kimse onu küçümsemezdi. Çünkü herkes yokluğu biliyordu.

Bugün yetmiş yaşındaki insanlar bayramı anlatırken genellikle aynı cümleyi kurar:
“Eskiden bayramın tadı vardı.”

Aslında özlenen yalnızca eski günler değil. Özlenen; insanların birbirine daha yakın olduğu, sevincin daha küçük şeylerden doğduğu, bir çift ayakkabının bile mutluluk sayıldığı zamanlar. Bayramın tüketim değil; emek, paylaşma, ziyaret ve aidiyet olduğu yıllar… 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları