26 Ocak 2026 - Pazartesi
Hayal ettim: Uğur Mumcu'nun Ayvalık'taki evindeydim
UĞUR MUMCU AYVALIK’TAKİ EVİNİN ÖNÜNDE ANILDI
Yazar - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 5 dk.

Yusuf Mehmet Sarışın
msarisin@gmail.com - 0507 723 4769UĞUR MUMCU AYVALIK’TAKİ EVİNİN ÖNÜNDE ANILDI
Sabahın serinliği henüz dağılmamıştı. Ayvalık’ın o kendine özgü iyot kokusu, Armutçuk son durak mevkiine doğru yürürken yüzüme çarpıyordu. Yıllardır bu mesleğin içindeyim; nice tören gördüm, nice kalabalığa karıştım. Ama bazı anmalar vardır ki insan sadece gazeteci olmaz, tanık olur. İşte o sabah onlardan biriydi.
Uğur Mumcu’nun Ayvalık’taki evinin önüne doğru ilerlerken, adımlarım ağırlaştı. Bahçenin önünde toplanan kalabalık sessizdi. Öyle sloganlı, gürültülü bir kalabalık değil… Daha çok içe çökmüş bir saygı hâli vardı. Herkes elinde birer karanfil taşıyordu. Kırmızı çiçekler, insanın yüreğinde yıllardır dinmeyen bir acının rengi gibiydi.
Ben gazeteciliğe başladığım yıllardan beri çok kayıp gördüm. Ama bazı isimler vardır ki bir meslektaş olmanın ötesinde, bir pusula gibidir. Uğur Mumcu da benim için öyleydi. Onun yazılarını ilk okuduğum günleri hatırladım o kalabalığın içinde dururken. Belgeli, isimli, cesur… Korkunun kol gezdiği dönemlerde bile geri adım atmayan bir kalem.
Bahçeye girildiğinde çıt çıkmıyordu. Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin ve belediye meclis üyeleri de oradaydı. Siyasi partilerden temsilciler, sivil toplum kuruluşları, gençler, yaşlılar… Uğur Mumcu’yu hiç tanımamış ama adını bir vicdan borcu gibi taşıyan insanlar.
Başkan konuşmaya başladığında gözler ister istemez evin duvarlarına kaydı. İnsan düşünmeden edemiyor: Ankara’da bir başka evin önünde, 24 Ocak 1993 sabahı koparılan bir hayat… Aradan 33 yıl geçmiş. Dile kolay. Ama acının takvimi olmuyor.
Başkanın sözleri kalabalığın üzerinde ağır ağır dolaştı. “Bugün 24 Ocak” dedi, “sadece bir tarih değil.” Haklıydı. Biz gazeteciler için bazı tarihler takvim yaprağı değildir; hafızaya kazınmış yaralardır. Yıllar boyunca bu ülkede nedense hep kalemler hedef alındı. Düşünenler, yazanlar, sorgulayanlar…
İsimler birer birer anıldı konuşmada. Abdi İpekçi… Çetin Emeç… Musa Anter… Hrant Dink… Metin Göktepe… Bahriye Üçok… Ahmet Taner Kışlalı… Saydıkça insanın içi daralıyor. Farklı görüşlerden, farklı hayat hikâyelerinden insanlar. Ama ortak noktaları aynı: Gerçeğe dokunmuş olmaları.
Uğur Mumcu’nun öldürülüşü ise hepimizin hafızasında ayrı bir yerde durur. Çünkü o cinayet, “geliyorum” diyen bir karanlığın patlamasıydı. Onu susturmak isteyenler, kalemini durdurmanın başka yolu olmadığını biliyordu. Satın alamadılar. Korkutamadılar. Susturamadılar. En sonunda öldürdüler.
Ama o sabah Ayvalık’ta şunu bir kez daha gördüm: Başaramamışlar.
Konuşmalar bittiğinde insanlar sırayla bahçeye yaklaştı. Herkes elindeki karanfili usulca bıraktı. Kimisi dua etti, kimisi başını eğdi, kimisi çocuklarına bir şeyler fısıldadı. Belki de “Bu amca gerçekleri yazdığı için öldürüldü” dedi. İşte asıl miras buydu: Hatırlamak ve anlatmak.
Ben de karanfilimi bırakırken içimden geçenleri tarif etmek zor. Yarım asrı aşan meslek hayatım gözlerimin önünden geçti. Tehdit edilenler, yargılananlar, işsiz bırakılanlar… Ve öldürülenler. Şunu çok iyi biliyorum: Bir gazeteci öldürüldüğünde sadece bir insanı toprağa vermeyiz. Halkın haber alma hakkından bir parça daha eksilir.
Aradan 33 yıl geçmiş olabilir. Dosyalar tozlu raflarda bekliyor olabilir. Ama Uğur Mumcu’nun yazdıkları hâlâ yaşıyor. O yıllarda “abartı” denilen ilişkiler, bugün ülkenin gündelik gerçeği olmuş durumda. Devlet, siyaset, mafya, kirli para… O, karanlığı yıllar öncesinden işaret etmişti.
Ayvalık’taki o mütevazı evin önünde şunu bir kez daha anladım: İnsanlar ölüyor, ama sorular kalıyor. Ve o soruları sormaya devam edenler olduğu sürece, hiçbir cinayet tam anlamıyla amacına ulaşamıyor.
Bizler unutmayacağız. Çünkü unutmak, biraz da razı olmak demektir. Ben bu mesleğe başladığım günden beri razı olmadım. Bugün de değilim.
Uğur Mumcu’nun kalemi o sabah Ayvalık’ta bir kez daha elden ele dolaştı sanki. Karanfillerin arasında, sessiz kalabalığın içinde, deniz kokusuna karışarak…
Ve ben, bir gazeteci olarak değil sadece, bu ülkenin hafızasına tanıklık eden biri olarak oradaydım.
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları





