

17 Eylül 1961’den kalan bir çocukluk hatırası - Yusuf Mehmet Sarışın yazdı
Radyodan Gelen O Kara Haber...
Yaşam
Yayın: 16 Eylül 2026 - Çarşamba - Güncelleme: 16.09.2026 14:29:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 9 dk.


Radyodan Gelen O Kara Haber
17 Eylül 1961’den kalan bir çocukluk hatırası
Yusuf Mehmet Sarışın yazdı
17 Eylül 1961…
Beş yaşındaydım.
O yaşta ölümün ne olduğunu tam olarak bilemezdim. İdamın ne demek olduğunu ise hiç bilmezdim. Fakat büyüklerin yüzüne çöken sessizliği, radyonun başında konuşmadan bekleyişlerini ve odanın içindeki havanın birdenbire ağırlaşmasını bugün bile hatırlıyorum.
Babam radyoyu açmıştı. Annem ve babaannem de yanındaydı.
Eski radyonun lambaları yavaş yavaş ısındı. Önce bir uğultu duyuldu. Ardından spikerin ciddi, duygusuz ve uzaklardan gelen sesi odayı doldurdu:
Adnan Menderes’in idam cezası infaz edilmişti.
Babamın gözleri radyodaydı. Annem ellerini birbirine kenetlemişti. Babaannem başını önüne eğmişti. Kimse konuşmuyordu.
Ben ise büyüklerin neden böylesine sustuğunu anlamaya çalışıyordum.
O gün, beş yaşındaki bir çocuğun hafızasına yalnızca bir haber değil, Türkiye’nin en karanlık günlerinden biri kazındı.
Sandıktan darağacına
Oysa hikâye, 17 Eylül sabahından yıllar önce başlamıştı.
Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde halkın oyuyla iktidara gelmişti. Yirmi yedi yıllık Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi sona ermiş; Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar, Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçilmişti. Adnan Menderes ise Başbakan olmuştu.
Demokrat Parti 1954 ve 1957 seçimlerini de kazanmıştı. Böylece 27 Mayıs 1960 sabahına gelindiğinde Cumhurbaşkanlığı makamında Celâl Bayar, Başbakanlık koltuğunda ise Adnan Menderes bulunuyordu. İktidarlarının kaynağı, bütün tartışmalara ve dönemin ağır siyasi gerilimine rağmen, sandıktı.
1950’lerin sonlarına doğru iktidarla muhalefet arasındaki mücadele sertleşti. Basına yönelik baskılar, üniversite olayları, Tahkikat Komisyonu, ekonomik sıkıntılar ve sokak gösterileri Türkiye’yi büyük bir gerilimin içine sürükledi.
Fakat yaşanan hiçbir sorun, seçilmiş bir iktidarın silahla devrilmesini ve yöneticilerinin darağacına gönderilmesini meşru kılamazdı.
27 Mayıs 1960 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grup subay yönetime el koydu. Darbenin başına, Orgeneral ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel getirildi. Gürsel, darbeden sonra Millî Birlik Komitesi Başkanlığıyla birlikte Devlet Başkanlığı, Başbakanlık ve Millî Savunma Bakanlığı görevlerini üstlendi.
Darbenin askerî örgütlenmesinde ve uygulanmasında öne çıkanlar arasında şunlar vardı:
-
Ankara’daki harekâtın fiilî yöneticilerinden Tümgeneral Cemal Madanoğlu — daha sonra korgeneralliğe yükseltildi.
-
Darbe bildirisini radyodan okuyan ve ardından Başbakanlık Müsteşarı yapılan Kurmay Albay Alparslan Türkeş.
-
İstanbul örgütlenmesinde etkili olan Kurmay Yarbay Orhan Kabibay.
-
Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı.
-
Kurmay Binbaşı Dündar Seyhan.
-
Kurmay Yüzbaşı Muzaffer Özdağ.
Bunlar, farklı rütbelerden subayların oluşturduğu ve daha sonra 38 üyeli Millî Birlik Komitesi çatısı altında ülkeyi yönetmeye başlayan kadronun öne çıkan isimleriydi. Darbenin hemen ardından Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar ve Demokrat Partili milletvekilleri tutuklandı. Demokrat Parti kapatıldı; Türkiye Büyük Millet Meclisi feshedildi.
Askerî yönetim böylece seçimle değil, silah gücüyle iktidara geldi.
27 Mayıs’ın ardından devletin başında Cemal Gürsel bulunuyordu. Kurulan hükûmetlerde askerlerin yanı sıra siviller de görevlendirildi. 6 Ocak 1961’de Kurucu Meclis çalışmalarına başladı. Yeni anayasa 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunularak kabul edildi. Ancak ülkenin üzerinde Yassıada’nın ve yaklaşan idamların gölgesi vardı.
Yassıada’nın dili
Tutuklanan Demokrat Partililer Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılandı.
Radyolar, gazeteler ve dönemin propaganda dili üzerinden topluma sürekli aynı düşünce aktarılıyordu:
“Menderes ve arkadaşları vatan hainiydi.”
Ben okula başladıktan sonra da bunu sık sık duydum. Ders aralarında, büyüklerin konuşmalarında, kahvehanelerde ve resmî söylemlerde aynı hüküm tekrarlanıyordu:
“Menderes vatan haini olduğu için asıldı.”
Çocuk aklımızla söylenenlere inanıyorduk. Çünkü başka bir sözün söylenebileceği, başka bir gerçeğin bulunabileceği öğretilmiyordu. Korkunun ve tek taraflı anlatının hâkim olduğu dönemlerde toplumların hakikate ulaşması kolay değildir.
Belki herkes aynı şeyi düşünmüyordu. Belki birçok insan evinin içinde başka, dışarıda başka konuşuyordu. Fakat itirazın bedelinden korkulduğu için susuluyordu.
Sessizlik bazen kabul etmek değildir.
Bazen yalnızca hayatta kalma biçimidir.
Darbenin çocuklara verilen isimleri
27 Mayıs’tan sonra darbenin önde gelen isimleri ülkenin kurtarıcıları gibi tanıtıldı.
Yeni doğan erkek çocuklarına Cemal, Gürsel ve Alparslan gibi adlar veriliyordu. Kimi aile bunu inandığı için, kimi dönemin rüzgârına kapıldığı için, kimi de yeni yönetime yakın görünmek amacıyla yapmış olmalıydı.
Darbecilerin isimleri çocukların nüfus kâğıtlarına kadar girerken, idama mahkûm edilenlerin adları fısıltıyla söyleniyordu.
Kim bilir, o günlerde kaç aile yeni doğan çocuğuna Adnan, Fatin ya da Hasan adını koymaya cesaret edemedi?
Belki koyanlar vardı.
Ama yüksek sesle anlatamıyorlardı.
Çünkü Yassıada’da verilen 15 idam kararından üçünün infaz edilmesine Millî Birlik Komitesi tarafından onay verilmişti:
-
Eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu,
-
Eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan,
-
Eski Başbakan Adnan Menderes.
Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan 16 Eylül 1961’de, Adnan Menderes ise sağlık durumunun düzeltilmesinden sonra 17 Eylül 1961’de İmralı’da idam edildi.
Eski Cumhurbaşkanı Celâl Bayar hakkında da idam kararı verilmiş, ancak yaşı nedeniyle cezası ömür boyu hapse çevrilmişti.
Üç seçilmiş siyasetçi ise geri dönmemek üzere darağacına gönderilmişti.
Radyonun başındaki çocuk
Radyodan gelen ses kesildiğinde babam uzun süre yerinden kalkmadı.
“Baba, Menderes kim?” diye sormuş olabilir miyim, hatırlamıyorum.
Belki de hiç sormadım.
Çocuklar bazen sorularını kelimelerle değil, bakışlarıyla sorarlar. O gün babamın yüzüne baktım. Annemin ve babaannemin sessizliğine baktım.
Kimse bana idamın ne olduğunu anlatmadı.
Fakat o odada kötü bir şey olduğunu anlamıştım.
Yıllar sonra gazeteci oldum. Haberlerin peşinden koştum. Manşetlerin nasıl atıldığını, bazen gerçeklerin nasıl saklandığını, bazen de aynı cümlenin tekrar edilerek nasıl “tartışılmaz doğruya” dönüştürüldüğünü gördüm.
Çocukluğumda bize “vatan haini” diye anlatılan insanların dosyalarına yeniden baktım. Seçilmiş bir başbakanın, iki bakanıyla birlikte siyasî bir yargılamanın ardından idam edildiğini gördüm.
Ve beş yaşındaki o çocuğun anlam veremediği sessizliğin anlamını yıllar sonra çözdüm:
O gün yalnızca Adnan Menderes’in hayatına son verilmemişti.
Sandığın iradesi de darağacına çıkarılmıştı.
Darbeyi bayram yaptılar
27 Mayıs, daha sonra “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” ilan edildi.
Seçilmiş bir hükûmetin silah zoruyla devrildiği, Meclisin kapatıldığı, siyasetçilerin tutuklandığı ve üç insanın idam edildiği bir müdahale yıllarca çocuklara bayram diye anlatıldı.
Resmî törenler yapıldı.
Konuşmalar düzenlendi.
Marşlar söylendi.
Darbenin gölgesi altında hazırlanan anayasanın kabulüyle 27 Mayıs, özgürlüğün başlangıcı olarak sunuldu. Oysa özgürlük, silahların gölgesinde başlamaz. Demokrasi, tankların arasından doğmaz. Hukuk, sonucuna önceden karar verilmiş mahkemelerde gerçekleşmez.
Aradan yirmi yıl geçti.
Bu kez 12 Eylül 1980 sabahı Türkiye yeni bir darbeyle uyandı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren başkanlığındaki Millî Güvenlik Konseyi yönetime el koydu. Siyasi partiler kapatıldı; TBMM feshedildi; yüz binlerce insan gözaltına alındı, işkenceler yaşandı, idamlar gerçekleştirildi.
27 Mayıs’ta açılan kapıdan 12 Mart geçti.
12 Mart’ın ardından 12 Eylül geldi.
Her darbe, kendisinden sonrakine bir gerekçe ve yöntem bıraktı.
Bu nedenle 12 Eylül de 27 Mayıs da Türkiye tarihine sürülmüş kara lekelerdir.
Hafızamdaki o oda
Bugün 17 Eylül tarihi geldiğinde gözümün önüne yine o oda geliyor.
Babam radyonun başında…
Annem sessiz…
Babaannem düşünceli…
Beş yaşındaki ben ise ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Aradan altmış beş yıl geçti. O radyonun markasını, odadaki eşyaların tamamını ya da haber spikerinin sesini eksiksiz hatırlayamam. Fakat odanın içine çöken hüznü hâlâ hatırlıyorum.
Demek ki bazı anılar zihne görüntü olarak değil, duygu olarak kazınıyor.
Bugün artık biliyorum:
Bir insanı suçlu ilan etmek kolaydır.
Bir toplumu buna inandırmak da mümkündür.
Ama gerçek, bazen onlarca yıl sonra bile sessizce ayağa kalkar.
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilmesi yalnızca üç insanın ölümü değildir. Seçimle gelen iktidarların silahla devrilebileceğini düşünen anlayışın Türkiye’ye ödettiği ağır bedelin simgesidir.
Ne 27 Mayıs’ın ne 12 Eylül’ün üzeri örtülmelidir.
Çünkü darbeleri unutan toplumlar, aynı karanlığa yeniden sürüklenebilir.
Benim için 17 Eylül 1961, radyodan gelen bir haberden ibaret değildir.
Babamın sessizliğidir.
Annemin endişeli bakışıdır.
Babaannemin önüne eğilen başıdır.
Ve beş yaşındaki bir çocuğun, yıllar sonra demokrasi adına sorduğu şu sorudur:
Bir ülke, kendi seçtiği başbakanını idam ederek hangi yarasını iyileştirebilir?
Cevabı bugün de aynıdır:
Hiçbirini.
Yalnızca yeni ve çok daha derin yaralar açar.
Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir






