EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Dördüncü Bölüm: Yeni Tabela

Yusuf Mehmet Sarışın - Kırk yedinci sicil defteri, yangından üç gün sonra İzmir Adliyesi’nin yüksek tavanlı duruşma salonunda, hâkimin önündeki masada duruyordu.

Yaşam Yayın: 23 Eylül 2026 - Çarşamba - Güncelleme: 23.09.2026 06:51:00
Editör - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 10 dk.
Google News

EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Dördüncü Bölüm: Yeni Tabela

Yusuf Mehmet Sarışın - Kırk yedinci sicil defteri, yangından üç gün sonra İzmir Adliyesi’nin yüksek tavanlı duruşma salonunda, hâkimin önündeki masada duruyordu.

Defterin kapağı kararmış, bazı sayfalarının kenarları yanmıştı. Fakat Hacı Saniye Hanım’ın vakfına ait kayıt açıkça okunabiliyordu. Sayfanın altında Evkaf mührü, iki şahidin imzası ve o yıllarda genç bir memur olan Ali Rıza Efendi’nin el yazısı vardı.

Ali Rıza Efendi, dumanın etkisinden henüz bütünüyle kurtulamamıştı. Arada öksürüyor, Makbule Hanım’ın bütün itirazlarına rağmen duruşma salonundan ayrılmayı kabul etmiyordu.

Yanında Yusuf Mehmet Sarışın oturuyordu. Dizlerinin üzerinde not defteri, elinde kalemi vardı.

Emine ile Zehra Öğretmen arka sıradaydı. Hasan Efendi ise tanık olarak çağrılmayı bekliyordu.

Salonun diğer tarafında Hakkı Ziya Bey ve avukatı bulunuyordu. Hakkı Ziya Bey her zamanki gibi şık giyinmişti; fakat ilk kez başı önünde, omuzları çökmüş görünüyordu.

Hâkim sicil defterini açtı.

“Bu kayıt sizin el yazınız mıdır Ali Rıza Efendi?”

Ali Rıza Efendi ayağa kalktı.

“Benimdir efendim.”

“Belgeyi hangi görevle hazırladınız?”

“İzmir Evkaf İdaresi’nde kayıt memuruydum. Hacı Saniye Hanım’ın vakfiyesini sicile ben işledim.”

“Hacı Saniye Hanım’ın iradesi neydi?”

Ali Rıza Efendi, arka sırada oturan Emine’ye baktı.

“Konağında kimsesiz ve göçmen kız çocuklarının okutulmasını istiyordu. Bitişiğindeki iki dükkânın geliri de çocukların yiyecek, giyecek ve kitap masraflarına ayrılmıştı.”

Hâkim, Hakkı Ziya Bey’in avukatına döndü.

“İtirazınız var mı?”

Avukat ayağa kalktı.

“Müvekkilim konağı resmî bir tapu belgesine dayanarak ve bedelini ödeyerek satın almıştır. Vakıf kaydından haberi bulunmamaktadır.”

Yusuf Mehmet bu cümleyi not etti.

Hâkim masadaki ikinci belgeyi kaldırdı. Bu, Hakkı Ziya Bey’in sunduğu tapu kaydıydı.

“Belgenin hazırlanmasında Salih Kâtip’in imzası bulunuyor. Kendisi nerede?”

Komiser Cemal Bey ayağa kalktı.

“Yangın gecesi imaretin yakınında yakalanan iki kişinin ifadesi üzerine gözaltına alındı. Dışarıda bekletiliyor.”

Salih Kâtip salona getirildiğinde yüzü bembeyazdı. Hâkimin karşısında önce hiçbir şey bilmediğini söyledi. Fakat kırk yedinci defter önüne konulunca sesi değişti.

Defterlerin yangında yok olduğunu gösteren sahte tutanağı kendisinin hazırladığını, konağın vakıf malı olduğuna ilişkin kaydı bilerek sakladığını itiraf etti.

Hâkim sordu:

“Bunu kimin isteğiyle yaptınız?”

Salih Kâtip başını kaldırmadan cevap verdi:

“Hakkı Ziya Bey’in adamları istedi.”

Salonda bir uğultu yükseldi.

Hakkı Ziya Bey ayağa kalktı.

“Yalan söylüyor!”

Salih Kâtip ilk kez ona baktı.

“Yıllarca sizin için sustum. Ama bir çocuğun mektebini yakacak kadar ileri gideceğinizi bilmiyordum.”

“Yangını ben çıkarmadım!”

“Adamlarınız çıkardı.”

Hâkim tokmağını masaya vurdu.

“Sessizlik!”

Hakkı Ziya Bey yeniden yerine oturdu. Yüzündeki kendinden emin ifade kaybolmuştu.

Duruşmanın sonunda konağa ait satış işleminin geçersiz sayılmasına, mülkün yeniden vakıf kaydına geçirilmesine ve yangınla ilgili soruşturmanın genişletilmesine karar verildi.

Hâkim son sözlerini söylerken salonda bulunan herkes ayağa kalktı:

“Bu konak, vakfiyede belirtilen amacı dışında kullanılamaz. Hacı Saniye Hanım’ın emaneti, kimsesiz kız çocuklarının eğitimine tahsis edilecektir.”

Emine, Zehra Öğretmen’in elini tuttu.

“Artık mektebe gidebilir miyim?”

Zehra Öğretmen eğilip ona sarıldı.

“Artık o mektebin ilk öğrencisisin.”

Ali Rıza Efendi gözlerini kapattı. Kırk yıl önce Evkaf dairesinde, Hacı Saniye Hanım’ın titreyen ellerle imza attığı günü hatırladı.

Ölmüş bir kadının sözü, yıllar sonra yerine ulaşmıştı.

Mahkeme kararı konağın kapısına asıldığı gün, İzmir halkı oraya akın etti.

Anadolu Sesi gazetesi şu manşetle çıktı:

YETİMLERİN KONAĞI YENİDEN ÇOCUKLARIN

Haberin altında Yusuf Mehmet Sarışın’ın imzası vardı.

Yusuf Mehmet yalnızca mahkeme kararını yazmamıştı. Konağın onarılması ve okul hâline getirilmesi için İzmir halkına çağrıda bulunmuştu:

Bir şehir yalnız binalarıyla değil, koruduğu emanetlerle ayakta kalır. Hacı Saniye Hanım’ın konağı bugün kurtarılmıştır; fakat kapılarını çocuklara açabilmesi için hepimizin yardımına ihtiyacı vardır.

Çağrı karşılıksız kalmadı.

Kemeraltı’ndaki marangozlar kırık kapıları ve pencereleri ücretsiz onardı. Boyacılar duvarları boyadı. Bakırcılar mutfak için kazanlar gönderdi. Kumaş tüccarları öğrencilere önlük diktirdi. Kitapçılar yeni harflerle basılmış okuma kitapları bağışladı.

Hasan Efendi, kurtarılan sicil defterlerini tek tek temizleyip yeniden düzenledi.

Rauf Bey, Anadolu Sesi gazetesinin bir aylık gelirini mektebe bağışladı.

Zehra Öğretmen okulun ilk öğretmeni olmayı kabul etti.

Makbule Hanım ise evde yıllardır kullanmadığı dikiş makinesini konağa taşıdı. Kız çocuklarına el işi ve dikiş öğretmeye karar vermişti.

Ali Rıza Efendi her sabah bastonuna dayanarak konağa geliyor, işçilerin çalışmalarını izliyordu. Yorulduğunda bahçedeki zeytin ağacının altına oturuyor, ceketinin cebinden köstekli saatini çıkararak ne kadar çalışıldığını hesaplıyordu.

Bir gün Yusuf Mehmet yanına oturdu.

“Emekliye ayrıldığınızı söylüyordunuz,” dedi.

Ali Rıza Efendi gülümsedi.

“Memuriyetten emekli olunur. Emanetten olunmaz.”

“Bunu da yazabilir miyim?”

“Her sözü yazma evladım.”

“Neden?”

“Bazı sözler gazeteye değil, insanın aklına yazılmalı.”

Yusuf Mehmet not defterini kapattı.

Bu kez yaşlı adamın sözünü dinledi.

Konağın açılış günü 1929 yılının ilkbaharına rastladı.

Gece yağan yağmur durmuş, İzmir’in üzerindeki bulutlar dağılmıştı. Bahçedeki erguvanlar çiçek açmış, konağın duvarları açık renge boyanmıştı. Pencerelere beyaz perdeler asılmış, sınıflara sıralar yerleştirilmişti.

Kapının üzerinde yalnızca tabela eksikti.

Marangozların hazırladığı büyük tahta, beyaz bir örtüyle kapatılmıştı. Bahçede toplanan çocuklar merakla açılışı bekliyordu.

Yusuf Mehmet kalabalığın önünde durdu. Elinde Anadolu Sesi’nin o günkü sayısı vardı. Gazetenin birinci sayfasında konağın eski ve yeni hâli yan yana basılmıştı.

Merasim başladığında önce Zehra Öğretmen konuştu:

“Bu bina geçmişten kalan bir hatıra değil, geleceğe açılan bir kapıdır. Burada okuyacak her çocuk, kendisine bırakılan emaneti bir başkasına taşıyacaktır.”

Ardından Yusuf Mehmet birkaç adım öne çıktı:

“Bu konağın kurtarılması bir kişinin değil, vicdan sahibi bir şehrin eseridir. Fakat bugün burada bulunmamızı sağlayan kişi, yıllar önce tuttuğu kaydı unutmayan Evkaf’tan emekli Ali Rıza Efendi’dir.”

Kalabalık alkışlamaya başladı.

Ali Rıza Efendi, zeytin ağacının altında sessizce duruyordu. Alkışlar yükseldikçe başını önüne eğdi.

Makbule Hanım koluna girdi.

“Git bakalım,” dedi. “Bu kez saklanma.”

Ali Rıza Efendi ağır adımlarla kapının önüne geldi. Beyaz örtünün ipi kendisine uzatıldı.

Fakat o ipi almadı.

“Emine gelsin,” dedi.

Küçük kız, yeni dikilmiş lacivert önlüğü ve beyaz yakasıyla kalabalığın arasından çıktı. Saçları taranmış, iki yanına beyaz kurdeleler bağlanmıştı.

Ali Rıza Efendi ipi ona verdi.

“Bu kapıyı sen açacaksın.”

Emine ipi çekti.

Beyaz örtü yere düştü.

Tabelada yeni harflerle şu sözler yazıyordu:

CUMHURİYET KIZ MEKTEBİ

Bahçedeki çocuklar hep bir ağızdan tabelayı okumaya başladı.

Emine önce harfleri sessizce heceledi. Sonra başını kaldırıp yüksek sesle tekrarladı:

“Cumhuriyet Kız Mektebi!”

Ali Rıza Efendi’nin gözleri doldu.

Ceketinin iç cebinden, yıllardır yanında taşıdığı eski Evkaf mührünü çıkardı. Pirinç mühür kararmış, sapı aşınmıştı.

Mührü Emine’nin avucuna bıraktı.

“Bunu sakla kızım.”

Emine şaşırdı.

“Ben ne yapacağım?”

“Bir gün sana, eski bir mühürle yeni bir mektebin ne ilgisi olduğunu sorarlar.”

“Ben ne söyleyeceğim?”

Ali Rıza Efendi, konağın açık kapısından içeri giren çocuklara baktı.

“Yazı değişir, devlet değişir, devir değişir. Fakat yetimin hakkı değişmez, dersin.”

Emine mührü iki eliyle tuttu.

“Kaybetmem.”

“Ben de onun için sana veriyorum.”

Ders zili ilk kez çaldığında çocuklar sınıflara koştu.

Emine en ön sıraya oturdu. Zehra Öğretmen tahtaya büyük harflerle ilk cümleyi yazdı:

BU MEKTEP BİZİMDİR.

Emine cümleyi defterine geçirdi.

Bahçede kalan Ali Rıza Efendi, açık pencereden çocukların sesini dinliyordu. Makbule Hanım yanında, Yusuf Mehmet ise birkaç adım ötede durmuştu.

Genç gazeteci not defterini açtı ve hikâyesinin son cümlesini yazdı:

Ali Rıza Efendi o sabah anladı ki Cumhuriyet, geçmişi silmek değil; geçmişten kalan hakkı, geleceğin çocuklarına teslim etmekti.

Kalemini bıraktığında okulun pencerelerinden çocukların sesi yükseldi.

Yeni harflerle yazılmış kelimeler, eski konağın duvarlarında yankılanıyordu.

Ali Rıza Efendi gözlerini kapattı.

Hacı Saniye Hanım’ın emaneti artık bir sandıkta, bir vakfiyede ya da yanık bir sicil defterinde değildi.

Emanet, okumayı öğrenen çocukların sesindeydi.

EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Birinci Bölüm: Mühürlü Sandık - Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı. İzmir’e o yıl kış erken gelmişti. 1928 yılının kasım ayı daha yarılanmadan, denizden esen rüzgâr Kordon’u aşmış; Basmane’nin dar sokaklarına, Tilkilik’in yorgun evlerine kadar sokulmuştu. 

EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - İkinci Bölüm: Kayıp Defter - Gazeteci Yusuf Mehmet Sarışın, yağmur altında dinlediği hikâyenin tek kelimesini bile kaçırmadan not defterine yazıyordu.

EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Üçüncü Bölüm: Küller Arasındaki Emanet - Hasan Efendi’nin dükkânının kapısına bırakılan not, Yusuf Mehmet Sarışın’ın elinde titriyordu.

Ek Fotoğraflar
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.