

EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Birinci Bölüm: Mühürlü Sandık
Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı. İzmir’e o yıl kış erken gelmişti. 1928 yılının kasım ayı daha yarılanmadan, denizden esen rüzgâr Kordon’u aşmış; Basmane’nin dar sokaklarına, Tilkilik’in yorgun evlerine kadar sokulmuştu.
Yaşam
Yayın: 20 Eylül 2026 - Pazar - Güncelleme: 20.09.2026 12:36:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 10 dk.


EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ
Birinci Bölüm: Mühürlü Sandık
İzmir’e o yıl kış erken gelmişti. 1928 yılının kasım ayı daha yarılanmadan, denizden esen rüzgâr Kordon’u aşmış; Basmane’nin dar sokaklarına, Tilkilik’in yorgun evlerine kadar sokulmuştu. Akşamları kepenkler erkenden kapanıyor, sokak aralarındaki kahvelerden yükselen odun dumanı, yağmurun ıslattığı taşlara ağır ağır siniyordu.
Şehir, büyük yangının izlerini henüz bütünüyle silememişti. Bazı arsalar hâlâ boştu. Bazı evlerin duvarlarında ateşten kalma siyah lekeler görülüyor, yıkıntıların arasında otlar büyüyordu. Buna rağmen İzmir yeniden ayağa kalkmaya çalışıyordu. Limana gemiler yanaşıyor, çarşılarda yeni dükkânlar açılıyor, okulların kapılarına yeni harflerle yazılmış tabelalar asılıyordu.
Eski bir şehir, yeni bir memleket olmaya hazırlanıyordu.
Evkaf’tan emekli Ali Rıza Efendi ise bütün bu değişimi, Basmane’deki iki katlı ahşap evinin penceresinden seyrediyordu.
Altmış sekiz yaşındaydı. Uzun boyu yılların ağırlığıyla biraz eğilmiş, beyaz sakalı iyice seyrelmişti. Kışın evin içinde bile sırtından çıkarmadığı koyu kahverengi ceketinin cebinde köstekli saatini taşırdı. Sabah ezanından önce kalkar, abdestini aldıktan sonra çalışma masasının başına oturur, gözlüğünü takar ve eski defterlerini karıştırırdı.
Makbule Hanım, onun bu alışkanlığından hoşlanmazdı.
“Geçmişi karıştırıp durma artık,” derdi. “Defterlerin de seninle beraber ihtiyarladı.”
Ali Rıza Efendi her defasında aynı cevabı verirdi:
“İnsan ihtiyarlar Makbule Hanım. Kâğıt ihtiyarlamaz. Üzerinde hak yazılıysa hiç ihtiyarlamaz.”
Ali Rıza Efendi, kırk yıla yakın Evkaf idaresinde çalışmıştı. İzmir’in çeşmelerini, sebillerini, camilerini, mezarlıklarını, yetimlere bırakılmış dükkânlarını ve yoksullara aş dağıtılması için vakfedilmiş tarlalarını defterlere kaydetmişti.
Görevi boyunca tek bir akçenin hesabını kaybetmemişti.
Bir vakıf dükkânının kirası iki gün gecikse uykusu kaçardı. Bir çeşmenin taşı yerinden sökülse kendi malı zarar görmüş gibi üzülürdü. Çünkü ona göre vakıf malı, sahibi ölmüş bir insanın yaşayanlara bıraktığı son sözdü.
Devlet değişmiş, dairelerin isimleri yenilenmiş, mühürler kaldırılıp yenileri basılmıştı. Ali Rıza Efendi de emekliye ayrılmıştı. Fakat onun zihninde hâlâ kapatılmamış dosyalar, tahsil edilmemiş kiralar ve yerine ulaştırılmamış emanetler vardı.
O sabah yağmur, evin kiremitlerine sertçe vuruyordu.
Makbule Hanım, elinde bir bakır tasla çalışma odasına girdi.
“Tavan yine akıyor,” dedi. “Şu köşedeki sandığı çekelim. Yoksa içindekiler su olacak.”
Odanın köşesinde, yıllardır kapağı açılmamış ceviz bir sandık duruyordu. Sandığın üzerindeki pirinç levha kararmış, kilidinin çevresini pas sarmıştı. Ali Rıza Efendi eğilip eliyle kapağını sildi.
Bu sandık, emekliye ayrıldığı gün Evkaf’taki odasından getirdiği son eşyaydı.
“Bunun anahtarı nerede?” diye sordu Makbule Hanım.
Ali Rıza Efendi ceketinin iç cebine uzandı. Küçük anahtarı yıllardır yanında taşıyordu.
Makbule Hanım şaşırdı.
“Madem hiç açmayacaktın, anahtarını niye cebinde taşıdın?”
Ali Rıza Efendi, kilide anahtarı yerleştirirken başını kaldırmadan cevap verdi:
“Bazı kapılar açılmak için doğru zamanı bekler.”
Kilit önce direndi. Sonra içeriden kuru bir ses geldi ve kapak ağır ağır açıldı.
Sandığın içinden eski defterler, birkaç mühür kesesi, sararmış mektuplar ve kenarları yıpranmış evrak tomarları çıktı. Kâğıtlara rutubet ve yıllanmış mürekkep kokusu sinmişti.
Ali Rıza Efendi her belgeyi tek tek eline aldı. Bazılarının üzerindeki yazıyı okudu, bazılarını sessizce bir kenara bıraktı. Sandığın dibine yaklaştığında eli kırmızı bir kumaşa sarılmış ince bir dosyaya değdi.
Dosyanın üzerinde silik bir mühür vardı.
Ali Rıza Efendi’nin parmakları birden durdu.
Kırmızı kumaşı dikkatle açtı. İçinden kalın, krem renkli bir kâğıt çıktı. Kâğıdın üst kısmında tuğra, altında ise sık satırlarla yazılmış bir vakfiye bulunuyordu.
Ali Rıza Efendi gözlüğünü düzeltti. İlk satırları okuyunca yüzünün rengi değişti.
Makbule Hanım onun bu hâlini görünce yaklaştı.
“Nedir o?”
Ali Rıza Efendi cevap vermedi.
Belgeyi pencerenin önüne götürdü. Yağmur yüzünden oda karanlıktı. Perdeyi araladı ve yazıyı yeniden okumaya başladı.
Vakfiye, İzmirli Hacı Saniye Hanım’a aitti. Saniye Hanım, Tilkilik’te bulunan on iki odalı konağını, bahçesini ve bitişiğindeki iki dükkânı kimsesiz kız çocuklarının okutulması için vakfetmişti.
Belgede açıkça şöyle yazıyordu:
Konağın odaları mektep, bahçesi çocukların teneffüs yeri olacak; dükkânlardan alınan kira ile talebelerin yiyecek, giyecek ve kitap masrafları karşılanacaktı.
Ali Rıza Efendi satırları okudukça geçmişten gelen bir yüzü hatırladı.
Hacı Saniye Hanım…
Kısa boylu, siyah elbiseli, ağır konuşan bir kadındı. Yıllar önce Evkaf dairesine gelmiş, imzasını atarken Ali Rıza Efendi’ye şöyle demişti:
“Benim evladım olmadı. Bu konakta okuyacak her kız çocuğu benim evladım sayılsın.”
Ali Rıza Efendi o gün vakfiyeyi bizzat kayda geçirmişti.
Sonra savaşlar başlamış, şehir el değiştirmiş, daireler taşınmış, defterler birbirine karışmıştı. Büyük yangından sonra konağın da yandığı söylenmişti.
Fakat belgeye iliştirilmiş küçük krokide konağın yeri açıkça gösteriliyordu.
Ali Rıza Efendi bastonunu aldı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Makbule Hanım.
“Bir konağa bakacağım.”
“Bu yağmurda mı?”
“Emanetin yağmuru olmaz.”
Sokağa çıktığında yağmur hafiflemişti. Islak taşların üzerinde dikkatle yürüdü. Basmane’den Tilkilik’e doğru uzanan sokaklarda eski evlerle yeni dükkânlar yan yana duruyordu. Bir kahvenin camına yeni harflerle “VATAN KIRAATHANESİ” yazılmıştı. Bir mektebin önünde çocuklar öğretmenlerinin ardından yüksek sesle harfleri tekrarlıyordu:
“A… B… C…”
Ali Rıza Efendi bir süre durup onları dinledi.
Yeni harfleri öğrenmeye çalışıyordu. Fakat eline kalemi aldığında, parmakları yarım asırlık alışkanlıkla yine sağdan sola gidiyordu.
Yolun karşısında, ıslanmış gazete parçalarını yerden toplayan küçük bir kız gördü. Kızın üzerinde kendisine büyük gelen eski bir palto, ayağında çamura bulanmış bez ayakkabılar vardı.
Ali Rıza Efendi yanına yaklaştı.
“Ne yapıyorsun evladım?”
Kız başını kaldırdı. Büyük, kara gözleri vardı.
“Kâğıt topluyorum.”
“Yakmak için mi?”
“Hayır. Üzerindeki harfleri öğrenmek için.”
Ali Rıza Efendi şaşırdı.
“Mektebe gitmiyor musun?”
Kız başını eğdi.
“Gidemiyorum.”
“Annen, baban?”
“Yok.”
“Nerelisin?”
“Serezliyiz. Mübadelede geldik. Annemle babam yolda hastalandı. İkisi de öldü.”
Ali Rıza Efendi’nin eli, ceketinin iç cebindeki vakfiyeye gitti.
“Adın ne?”
“Emine.”
“Kaç yaşındasın?”
“On iki… Belki on üç.”
“Belki olur mu?”
“Annem yaşımı biliyordu. Ben tam hatırlamıyorum.”
Ali Rıza Efendi cevap veremedi.
Bir süre küçük kızın elindeki ıslanmış gazete parçalarına baktı. Sonra cebinden birkaç kuruş çıkardı.
Emine geri çekildi.
“Dilenci değilim,” dedi.
Ali Rıza Efendi parayı yeniden cebine koydu.
“Peki, ne istiyorsun?”
“Okumak.”
Bu tek kelime, Ali Rıza Efendi’nin elindeki bastondan daha ağır biçimde yere vurdu.
Birlikte yürümeye başladılar. Emine önden gidiyor, sokakları biliyormuş gibi köşeleri dönüyordu. Vakfiyedeki krokiye göre konağın bulunduğu yere geldiklerinde Ali Rıza Efendi durdu.
Konak yanmamıştı.
Fakat artık okul da değildi.
Yüksek taş duvarların arkasında, geniş bahçeli eski yapı bütün heybetiyle duruyordu. Pencerelerinin bir kısmı tahtalarla kapatılmış, avlusuna tahta kasalar yığılmıştı. Açık duran büyük kapıdan işçiler girip çıkıyordu.
Kapının üzerine yeni bir tabela asılmıştı:
HAKKI ZİYA TÜTÜN DEPOSU
Ali Rıza Efendi tabelaya uzun uzun baktı.
Emine, onun yüzündeki öfkeyi sezmişti.
“Burası kimin evi?” diye sordu.
Ali Rıza Efendi ceketinin içinden vakfiyeyi çıkardı.
“Senin,” dedi.
Emine şaşkınlıkla çevresine baktı.
“Benim evim mi?”
“Senin gibi çocukların.”
Tam o sırada konağın kapısında kalın paltolu, iri yapılı bir adam belirdi.
“Ne arıyorsunuz burada?” diye bağırdı.
Ali Rıza Efendi bastonunu yere vurdu.
“Bu konağın sahibini.”
Adam güldü.
“Sahibi Hakkı Ziya Bey’dir.”
Ali Rıza Efendi elindeki belgeyi kaldırdı.
“Hayır. Bu konağın sahibi, henüz okuma yazma öğrenmemiş çocuklardır.”
Adamın yüzündeki gülümseme kayboldu.
İki işçi Ali Rıza Efendi’ye doğru yürüyünce Emine korkuyla onun arkasına saklandı. Ali Rıza Efendi ise yerinden kıpırdamadı.
Sokağın köşesinde bütün bu olanları izleyen genç bir adam vardı. Başında fötr şapka, boynunda koyu renk bir atkı bulunuyordu. Koltuğunun altında gazete tomarları, elinde küçük bir not defteri taşıyordu.
Genç adam hızla yanlarına geldi.
“Bir mesele mi var?” diye sordu.
Kapıdaki adam sertçe karşılık verdi:
“Seni ilgilendirmez.”
Genç adam cebinden basın kartını çıkardı.
“Bir haksızlık varsa beni ilgilendirir.”
Sonra Ali Rıza Efendi’ye döndü.
“Ben Yusuf Mehmet Sarışın. Anadolu Sesi gazetesinde muhabirim. Elinizdeki belge nedir?”
Ali Rıza Efendi, önce genç gazeteciye, sonra arkasında duran Emine’ye baktı.
Yağmur yeniden başlamıştı. Vakfiyenin üzerine düşen ilk damlayı eliyle sildi.
“Bu kâğıt,” dedi, “ölmüş bir kadının yaşayanlara bıraktığı emanettir.”
Yusuf Mehmet Sarışın not defterini açtı.
“Öyleyse en başından anlatın Ali Rıza Efendi.”
Yaşlı adam konağın kapısındaki tabelaya baktı.
Yıllardır sustuğu ne varsa, o yağmurlu İzmir sabahında konuşmaya karar verdi.
Devam edecek.
Ek Fotoğraflar

Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir







