

Görkemli Hatıralar Urla'da: Sürgünün, Şiirin ve Şarkının Ortak Hafızası
Yusuf Mehmet Sarışın yazdı
Yaşam
Yayın: 18 Ocak 2026 - Pazar - Güncelleme: 18.01.2026 10:30:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 4 dk.


Urla: Sürgünün, Şiirin ve Şarkının Ortak Hafızası
Yusuf Mehmet Sarışın yazdı
Aynı sabahın içindeydi her şey. Televizyonun loş ışığı perdesi kapalı salona vuruyor, Halk TV’de Serhan Asker ile Görkemli Hatıralar Urla’dan sesleniyordu.
Programın 594’üncüsüydü; yedi yılın biriktirdiği sözcükler, anılar, sesler…
Açılışta Tanju Okan’ın sesi yükseldi. O ses, sadece bir şarkı değildi; Urla’nın rüzgârı, tuzu, geçmişiyle karışmış bir vedaydı.
Urla, bazı kentler gibi sadece bir coğrafya değildir. O, insanın kaderini sessizce içine alan bir hafıza mekânıdır.
Antik Klazomenai’nin taşlarından Bizans’ın Bryela’sına, Vourla’dan bugüne uzanan bir zaman katmanıdır.
Sazlıkların arasından yükselen bu kasaba, yüzyıllar boyunca sürgünleri, mübadeleleri, aşıkları, şairleri ve kırık kalpleri saklamayı bilmiştir.
Tanju Okan’ın sesi fonda sürerken kamera Urla sokaklarında dolaşıyordu.
O an, belleğin kapıları aralandı. Tanju Okan, Urla’yı seçmişti; şöhretin kalabalığından kaçıp yalnızlığıyla barışmak için.
Son yıllarını burada geçirmişti.
Hastalığın gölgesi altında bile, sesi dimdik duruyordu. “Kadınım” dediğinde, sadece bir sevgiliye değil, hayata tutunuyordu sanki.
İskele Kabristanı’ndaki mezarı, Ege’ye bakan bir suskunluktu şimdi.
Belediye Başkanı Selçuk Balkan ile Serhan Asker’in mezar başındaki sessizliği, ekrandan bile ağır geliyordu insana.
Urla’nın toprağı, sadece Tanju Okan’ı değil, Necati Cumalı’yı da bağrına basmıştı. Cumalı, mübadelenin çocuğuydu. Florina’da doğmuş, ama kader onu Urla’ya savurmuştu.
O savrulma, Türk edebiyatının en güçlü metinlerine dönüşecekti. Acı Tütün’ü burada yazmıştı; toprağın, emeğin ve insanın nasıl yaralandığını bilen bir dille.
Urla’nın bağlarında, tütün tarlalarında dolaşan karakterler, aslında mübadelenin yersiz yurtsuz bıraktığı insanlardı.
Necati Cumalı ile Yorgo Seferis… İki ayrı dil, iki ayrı edebiyat; ama aynı kader. Seferis Urla’da doğmuş, 1914’te ailesiyle Atina’ya göçmek zorunda kalmıştı. Cumalı ise Yunanistan’da doğup Urla’ya gelmişti. Biri Ege’nin doğusuna, diğeri batısına savrulmuştu. Seferis, Paris’te Sorbonne’da okumuş, sonunda Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştı.
Ama şiirlerindeki o derin hüzün, hep kaybedilmiş bir çocukluğun, yarım kalmış bir yurdun izini taşırdı.
Cumalı da öyleydi; onun şiirleri ve oyunları da sürgünün, adaletsizliğin ve insan onurunun yankısıyla doluydu.
Urla’da bugün Necati Cumalı’nın heykeli durur. Gürdal Duyar’ın yaptığı o heykel, sadece bir yazarı değil, bir belleği temsil eder.
Anı Evi’ne girenler, kitaplardan önce sessizliği hisseder. Çünkü Urla, anlatmadan anlatan bir yerdir.
Ben de bu hikâyenin içindeyim aslında. Yıllarca Yeni Asır Gazetesi için muhabirlik yapmış biri olarak Tanju Okan’la Urla’da tanışmış, onunla röportaj yapmıştım.
O günlerde belki farkında değildim ama tuttuğum notlar, sadece bir sanatçının sözleri değil; bir dönemin tanıklığıydı.
Tanju Okan’ın sesindeki kırılganlık, gözlerindeki yorgunluk, Urla’nın akşamüstü rüzgârına karışıyordu.
Urla’da gün batımı ağırdır. Güvendik sırtlarından bakınca İzmir Körfezi, on iki ada ve Ege Denizi aynı anda görünür.
Bu manzaraya bakan herkes, ister istemez geçmişi düşünür.
Bademler’de tiyatro yapılır, Özbek’te Mart Dokuzu Ot Bayramı kutlanır, enginar baharda sofralara umut gibi düşer.
Hayat sürer, ama hiçbir şey tamamen unutulmaz.
Tanju Okan’ın sesi programda yavaşça azalırken, Urla’nın taş sokakları bir kez daha ekrana geldi.
Klazomenai’den kalan taşlar, Seferis’in çocukluğunu, Cumalı’nın gençliğini, Tanju Okan’ın son yürüyüşlerini biliyordu. Taşlar konuşmazdı; ama hatırlardı.
Urla, işte bu yüzden sadece bir ilçe değildir. O, mübadeleyle bölünmüş hayatların, yarım kalmış aşkların, şarkılara ve kitaplara sığınmış insanların ortak hafızasıdır.
Ve bazı sabahlar, bir televizyon programında çalan tek bir şarkı, bütün bu geçmişi yeniden ayağa kaldırmaya yeter.
Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir






