Anafartalar Kahramanı: Bir Milletin Kaderini Değiştiren Adam

Yusuf Mehmet Sarışın: Bu hikaye Ramazan Ayı boyunca yazmış olduğum "Gönül İklimi" adını taşıyan kitabımda yer alacaktır. Gönül İklimi nisan ayı sonunda kitapevlerinin raflarında yer alacak. Kitabımı Didimlilerle kendim de buluşturacağım.

Yaşam Yayın: 22 Mart 2026 - Pazar - Güncelleme: 22.03.2026 12:40:00
Editör - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 5 dk.
Google News

Anafartalar Kahramanı: Bir Milletin Kaderini Değiştiren Adam

18 Mart’ın hüznü hâlâ yürekteydi. Ramazan’ın son günleri… Dualar göğe yükselirken, bir milletin hafızasında aynı anda iki duygu vardı: veda ve vefa. Veda Ramazan’aydı, vefa ise Çanakkale’de toprağa düşenlere…

Ve o topraklarda bir isim vardı ki, sadece bir komutan değil; kaderin akışını değiştiren bir irade idi: Mustafa Kemal.

Savaşın en karanlık günlerinden biriydi.

8 Ağustos 1915…

Conkbayırı düşmüş, düşman ilerliyordu. İstanbul’un yolu açılmak üzereydi. Cephedeki hava ağırdı; umutlar tükenmeye yüz tutmuştu.

Ordu Komutanı Liman von Sanders adına Kurmay Başkanı Kazım Bey, cephedeki komutanları tek tek arıyor, durumun vahametini anlamaya çalışıyordu. En son Mustafa Kemal’e ulaştı.

“Durum nedir?” diye sordu.

Cevap kısa ve netti:

“Hazin…”

Bir anlık sessizlik…

“Yapılacak bir şey var mı?” diye devam etti Kazım Bey.

Mustafa Kemal’in sesi bu kez daha kararlıydı:

“Bütün mevcut kuvvetlerin emrime verilmesinden başka çare kalmamıştır.”

Kazım Bey tereddüt etti:

“Çok gelmez mi?”

Ve tarihe geçecek cevap geldi:

“Az gelir!”

Telefon kapandı.

Bu sadece bir talep değildi.
Bu, sorumluluğu üzerine alma cesaretiydi.

Karargâh bu sözlerin ağırlığını hissetti.

Başka bir yol yoktu.

Sadece 15 dakika sonra telefon tekrar çaldı.

Artık Mustafa Kemal, bölgedeki tüm birliklerin komutanıydı.

Anafartalar Grubu Komutanı…

O akşam, tarihin en kritik görevlerinden birini üstlendi.

Ve neden kabul ettiğini şöyle açıkladı:

“Vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için bu mesuliyeti kemali iftiharla kabul ettim.”

9 Ağustos sabahı…

Henüz gün doğarken, Mustafa Kemal birliklerini yeniden düzenledi. Yorgun, eksik ama inançlı askerlerini tek bir hedefe yöneltti:

Taarruz!

Ve sonuç…

Birinci Anafartalar Zaferi.

Fakat o, sadece kazanmakla yetinen bir komutan değildi.
O, düşmanın aklını okuyan bir liderdi.

Düşmanın ertesi gün yeniden saldıracağını sezdi. Komutanları itiraz etti:

“Bu taarruz çok kayıp verir.”

Mustafa Kemal dinledi… ama kararını değiştirmedi:

“Zafer için çok kuvvet değil, doğru sevk ve idare gerekir.”

10 Ağustos sabahı…

Henüz güneş doğmadan…

Ani bir baskın!

Düşman uykuda yakalandı.
Düzeni bozuldu.
Ve geri çekildi.

O an, sadece bir cephe değil; bir milletin geleceği kurtuldu.

O çarpışmada Mustafa Kemal de vuruldu.

Bir şarapnel parçası…
Sağ göğsüne…

Ama kader, onun yanında durdu.

Cebindeki saat parçalandı…
O ise hayatta kaldı.

Artık herkes onu bir isimle anıyordu:

Anafartalar Kahramanı.

Karargâhının bulunduğu yere ise yeni bir ad verildi:

Kemalyeri.

Bu zafer, sadece bir savaşın sonucu değildi.

Bu zafer, Anadolu’da başlayacak büyük mücadelenin
liderini milletin gözünde kabul ettiren bir dönüm noktasıydı.

Ve savaş bitmemişti…

21 Ağustos…

Düşman 70 bin kişiyle yeniden saldırdı.
Türk askeri sadece 18 bindi.

Beklemek, yenilgiydi.

Mustafa Kemal beklemedi.

Yine inisiyatif aldı.
Yine risk aldı.
Ve yine kazandı:

İkinci Anafartalar Zaferi.

Ama bu hikâye, aslında daha önce başlamıştı…

İlk çıkarma günü…

Bigalı’da, ihtiyat kuvvetlerinin başında…

Emir bekleyebilirdi.

Beklemedi.

Alay’ı aldı ve yürüdü.

Çünkü o, savaşın haritasını değil, kaderini okuyordu.

Conkbayırı’nda kaçan askerlere rastladı.

“Niçin kaçıyorsunuz?” diye sordu.

“Düşman…” dediler.

“Cephanemiz yok…”

Ve o an tarihe kazınan emir geldi:

“Cephaneniz yoksa süngünüz var!”

Asker yere yattı.
Düşman da yattı.

Ve Mustafa Kemal o anı şöyle anlatacaktı:

“Kazandığımız an, işte bu andır.”

Ardından o büyük emir:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!”

Bu söz, bir askeri emirden fazlasıydı.

Bu, bir milletin yeniden doğuşunun çağrısıydı.

Bombasırtı’nda siperler arasında sadece birkaç metre vardı.

Ölüm kesindi.

Ama Türk askeri geri çekilmedi.

Mustafa Kemal o sahneyi anlatırken şöyle dedi:

“Öleni görüyor… üç dakika sonra öleceğini biliyor… ama sarsılmıyor.”

İşte bu ruh…

İşte bu irade…

İşte bu liderlik…

Çanakkale’yi geçilmez yaptı.

Fahrettin Altay yıllar sonra gerçeği tek cümleyle özetledi:

“Mustafa Kemal, 10 Ağustos’ta yalnız İstanbul’u değil, bütün bir memleketi kurtarmıştı.”

Ve gerçekten de öyle oldu.

İngilizler iki ay sonra çekildi.

Çanakkale geçilemedi.

Bir millet diz çökmedi.

Bugün…

18 Mart’ta…

Ramazan’ın son günlerinde…

Biz sadece bir zaferi değil,

Bir milletin yeniden dirilişini anıyoruz.

Ve o dirilişin merkezinde bir adam var:

Mustafa Kemal.

Sadece bir komutan değil…

Bir kader.

Bu yüzden…

Çanakkale denince…

İnsan biraz değişir.

Biraz susar…

Biraz duygulanır…

Ve içinden sadece şu cümle geçer:

“Ruhunuz şad olsun…”

Ek Fotoğraflar
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.