
SONSUZ: DİDİM’İN ALTINDAKİ YARIK
Yusuf Mehmet Sarışın yazdı
Yaşam
Yayın: 29 Ağustos 2026 - Cumartesi - Güncelleme: 29.08.2026 13:02:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 7 dk.


SONSUZ: DİDİM’İN ALTINDAKİ YARIK
Yusuf Mehmet Sarışın yazdı
Türkçe adı “Sonsuz”, yabancı adı “For Evigt” olan bir film izliyorum.
Film Ibiza’da geçiyor. Ama daha ilk sahnelerde Ibiza gözümden siliniyor; yerine Didim geliyor.
Ekrandaki deniz artık Akdeniz değil, Ege Denizi…
Ufuktaki ada Tavşanburnu’nun karşısında duran küçük bir kara parçası, beyaz evler Didim’in yazlıkları, kıyı boyunca uzanan yol ise Altınkum’dan Mavişehir’e giden bildiğimiz güzergâh oluyor.
İnsan bazen bir filmi izlemez.
O filmin içine girer.
Ben de o gece, Didim’in altında büyüyen görünmez bir yarığın içine doğru çekiliyorum.
....................
Sabaha karşı saat 04.17…
Önce derinden gelen bir uğultu duyuluyor.
Sanki binlerce yıldır toprağın altında uyuyan dev bir yaratık uyanıyor. Pencereler titriyor, dolap kapakları açılıyor, duvarlardaki fotoğraflar yere düşüyor.
Ardından Didim sarsılıyor.
Altınkum’un ışıkları bir anda sönüyor. Çamlık’ta insanlar gecelikleriyle sokağa çıkıyor. Mavişehir’de deniz birkaç metre geri çekiliyor. Apollon Tapınağı’nın binlerce yıllık sütunları, tarihin bütün depremlerini yeniden hatırlamış gibi sallanıyor.
Deprem kısa sürüyor.
Fakat bazı depremler saniyelerle ölçülmez.
Bir ömür devam eder.
Sabah olduğunda bilim insanları Didim’e geliyor. Haritalar açılıyor, ölçüm cihazları kuruluyor. Deniz tabanından başlayıp karaya doğru uzanan büyük bir yarıktan söz ediliyor.
Bu, sıradan bir fay kırılması değildir.
Yer kabuğunun altında büyümeye devam eden, dünyanın elektromanyetik dengesini bile etkileyebilecek esrarengiz bir oluşumdur.
Uzmanlardan biri kameraların karşısına geçip şöyle diyor:
“Yarık kapanmıyor. Aksine her gün biraz daha genişliyor.”
O cümleyi duyunca elimde olmadan düşünüyorum:
İnsanların arasındaki yarıklar da böyle değil midir?
Önce ince bir çizgi belirir.
Bir bakışın içinde…
Söylenmeyen bir sözde…
Cevapsız bırakılan bir telefonda…
Sonra o çizgi büyür. Aynı evin içinde iki ayrı kıta oluşur. Birbirine sarılarak uyuyan iki insan, bir sabah birbirinden kilometrelerce uzakta uyanır.
............................
Filmin iki kahramanı, Didim’e uyarladığım hikâyede Deniz ile Eylül oluyor.
Deniz, deprem araştırmaları için Didim’e gelen genç bir bilim insanı…
Eylül ise burada yaşayan, çocukluğunu Altınkum’da geçirmiş, Apollon Tapınağı’nın gölgesinde büyümüş genç bir kadın…
İlk kez Yalı Caddesi’ndeki küçük bir kafede karşılaşıyorlar.
Deniz kahvesini Eylül’ün masasına döküyor. Eylül kızıyor, Deniz özür diliyor. Birkaç dakika sonra ikisi de gülmeye başlıyor.
Yaşlarını, burçlarını ve hayallerini konuşuyorlar.
Eylül, Deniz’in insanlara çabuk yaklaştığını düşünüyor.
“Sen herkese böyle misin?” diye soruyor.
Deniz gülümsüyor:
“Hayır. Sadece bazı insanlara nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum.”
Aralarında hem güçlü bir çekim hem de açıklayamadıkları bir güvensizlik vardır. Birbirlerine yaklaşırken ürküyor, uzaklaşınca özlüyorlar.
Bir akşam Tavşanburnu’nda oturup denizi seyrediyorlar.
Gerginliği dağıtmak için çocukça bir oyun oynuyorlar. Eylül bir martı sesi çıkarıyor. Deniz, havlayan bir köpeği taklit ediyor.
Kahkahaları denize karışıyor.
O anda gelecek çok kolay görünüyor.
Evlenmek…
Bir ev kurmak…
Belki bir çocuk sahibi olmak…
Hatta çocuğa verilecek isimleri bile konuşuyorlar.
Eylül, “Kız olursa Akdeniz olsun,” diyor.
Deniz, “Erkek olursa Ege Denizi” diye karşılık veriyor.
İnsan bazen hiç gerçekleşmeyecek bir geleceğin isimlerini önceden koyuyor.
........................................
Günler geçtikçe Didim’in altındaki yarık büyüyor.
Amerika’daki büyük üniversiteler araştırma programları açıyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanları geliyor. Deniz’e de yurt dışından teklif yapılıyor.
Gitmek istiyor.
Eylül ise kalmasını bekliyor.
Aslında tartıştıkları konu Amerika ya da Didim değildir.
Birbirlerinin hayatında gerçekten bir yerlerinin olup olmadığıdır.
Tam o günlerde Eylül hamile olduğunu öğreniyor.
Beklenmeyen bir zamanda gelen küçücük bir hayat…
Henüz yirmi beş milimetre…
Ama iki insanın bütün geleceğinden daha ağır.
Doktor, hamileliğin düşünüldüğünden daha ileri bir aşamada olduğunu söylüyor. Tıbbi seçenekleri, riskleri ve verilecek kararın önemini anlatıyor.
Odada uzun bir sessizlik oluyor.
Dışarıda insanlar deprem korkusuyla binalarını kontrol ettirirken, içeride iki insan kendi hayatlarının temelini sorguluyor.
Deniz, Eylül’ün elini tutmak istiyor.
Eylül elini çekiyor.
“Bana ne yapmam gerektiğini söyleme,” diyor. “Sadece yanımda olup olmadığını söyle.”
Deniz cevap veremiyor.
Bazen insanın susması da bir cevaptır.
Hem de en acı olanından…
...................................
Eylül birkaç gün sonra eşyalarını topluyor.
Kapının önünde iki bavul duruyor.
Deniz, gitmesine engel olmak istiyor ama söyleyeceği bütün cümleler boğazında düğümleniyor.
“Bir süre ayrı kalalım,” diyor Eylül.
“Ne kadar?”
Eylül pencereye yöneliyor. Uzaktan Apollon Tapınağı’nın sütunları görünüyor.
“Bilmiyorum. Belki birkaç gün… Belki sonsuza kadar…”
Kapı kapanıyor.
Deniz yalnız kalıyor.
O anda yer yeniden sarsılıyor.
Fakat bu kez sallanan Didim değildir.
Birlikte kurulmuş hayaller, söylenmiş çocuk isimleri, yarım kalan kahkahalar ve ertelenen bütün sevgiler sallanıyor.
.........................................
Aylar sonra Deniz, Altınkum sahilinde Eylül’ü görüyor.
Birbirlerine doğru birkaç adım atıyorlar.
“Özledim,” diyor Deniz.
Eylül başını eğiyor.
“Ben de…”
“Bir gün seni ziyaret edebilir miyim?”
Eylül hemen cevap vermiyor. Denize bakıyor. Güneş, Ege’nin üzerinde ağır ağır batıyor.
“Belki,” diyor.
Bazen “belki”, umudun son kelimesidir.
Bazen de vedanın…
Film biterken Didim’in altındaki yarık hâlâ büyümektedir. Bilim insanları onun nereye kadar uzanacağını, dünyayı nasıl değiştireceğini bilmemektedir.
Deniz ile Eylül’ün arasındaki yarığın kapanıp kapanmayacağını da kimse bilmez.
Ekran kararırken kendi hayatımı düşünüyorum.
Kaç depremden sağ çıktık?
Kaç defa yıkıldık ve yeniden ayağa kalktık?
Kaç kişiye “Gitme” diyemedik?
Kaç sevgiyi korkularımıza, gururumuza ve yanlış zamana kurban verdik?
Didim’in kıyılarına vuran dalgalar sonsuz değildir. Apollon’un taşları sonsuz değildir. İnsan ömrü hiç değildir.
Belki sonsuz olan yalnızca insanın içinde taşıdığı izlerdir.
Bir çocuğa vermeyi düşündüğü isim…
Söyleyemediği bir cümle…
Kapanmayan bir kapı…
Ve yıllar sonra bile hatırlanan son bir bakış…
Depremler şehirleri ikiye bölebilir.
Yarıklar kıtaları birbirinden ayırabilir.
Ama en derin fay hatları, insanın kalbinden geçer.
Üstelik onları hiçbir ölçüm cihazı göstermez.
Yusuf Mehmet Sarışın
Gazeteci – Yazar
Devamı yazmakta olduğum Didim'in Altındaki Deniz isimli kitabımda olacak.
Ek Fotoğraflar

Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir





