SIRA KENDİME GELİNCE: AYDIN’IN KURTULUŞ DESTANI

Yusuf Mehmet Sarışın yazdı: Güneş doğdu, Didim uyandı, sokaklar hareketlendi; ben hâlâ siteye haber giriyordum.

Yaşam Yayın: 07 Eylül 2026 - Pazartesi - Güncelleme: 07.09.2026 17:18:00
Editör - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 11 dk.
Google News

SIRA KENDİME GELİNCE: AYDIN’IN KURTULUŞ DESTANI

Yusuf Mehmet Sarışın yazdı

Bu sabah saat 03.00’te uyandım.

“Uyandım” dediğime bakmayın; aslında beni uyandıran saat değildi. Telefondu!

Bir mesaj, iki mesaj, üç mesaj…

Didimli iş insanları, siyasetçiler, oda başkanları ve dostlarımız peş peşe yazmış:

“7 Eylül Aydın’ın Kurtuluşu için bir mesaj hazırlayabilir misin?”

Hazırladım…

Birini yazdım, diğerine geçtim. Onu bitirdim, telefon yeniden öttü. Çayı koydum, mesaj geldi. Çay soğudu, bir mesaj daha geldi.

Sabaha karşı mutfakta çay bardağı bana bakıyor, ben bilgisayara bakıyorum, bilgisayar da sanki bana:

“Yusuf abi, bugün işimiz uzun!” diyordu.

Güneş doğdu, Didim uyandı, sokaklar hareketlendi; ben hâlâ siteye haber giriyordum.

Herkesin 7 Eylül mesajını yazdım.

Sonra birden durdum.

“Yahu Yusuf,” dedim kendi kendime, “herkese sıra geldi de sana gelmedi mi?”

Geldi…

Şimdi sıra kendimde!

Ama benim mesajım üç cümlelik bir kutlama olamazdı. Çünkü Aydın’ın kurtuluşu, takvim yaprağına sıkıştırılacak sıradan bir gün değildir.

Bu, bir şehrin küllerinden ayağa kalkmasının; dağların, ovaların, köylerin ve insanların hep birlikte “Bu topraklar bizim!” diye haykırmasının hikâyesidir.

İŞGAL GELDİĞİNDE DAĞLAR SUSMADI

15 Mayıs 1919’da İzmir işgal edildi.

İşgal kuvvetleri 27 Mayıs 1919’da Aydın’a girdiğinde yalnızca bir şehri ele geçirdiklerini sanıyorlardı.

Oysa karşılarında sıradan bir şehir yoktu.

Burası Aydın’dı…

Burası efeler diyarıydı.

Burada dağların dili, ovaların hafızası, zeytin ağaçlarının sabrı vardı. Burada insanlar biraz ağır konuşur ama karar verdi mi de ağır yürüyen devenin kervanı nasıl menzile varırsa öyle varırdı.

İşgalciler haritaya bakmışlardı ama Aydın insanının yüreğine bakmayı unutmuşlardı.

En büyük hesap hataları da buydu.

Çünkü Aydınlı, misafire kapısını açar, sofrasını paylaşır. Fakat biri o kapıyı kırarak içeri girmeye kalkarsa, ev sahibi ceketi çıkarır, cepkeni giyer!

Dağlardan ilk ses yükseldi:

Yörük Ali Efe!

Henüz gençti ama yüreği Aydın Dağları kadar büyüktü. Kızanlarını topladı. Uzun uzun nutuk atmadı. Zaten o günlerde nutuk dinleyecek zaman da yoktu.

16 Haziran 1919’da Sultanhisar ile Atça arasındaki Malgaç Köprüsü yakınında bulunan düşman karakoluna baskın düzenledi.

Malgaç Baskını yalnızca askerî bir harekât değildi.

O baskın, korkunun duvarına vurulan ilk çekiçti.

Düşmana, “Bu topraklarda rahat yürüyemezsin” denildi.

Halka ise, “Ayağa kalk; yalnız değilsin!” mesajı verildi.

Bir avuç zeybek, koca bir millete yeniden cesaret dağıttı.

Belki cephaneleri azdı ama yüreklerinde stok sorunu yoktu!

Bugün olsa biri çıkıp “Lojistik durum nedir?” diye sorardı.

Yörük Ali Efe’nin cevabı hazırdı:

“Dağ bizim, ova bizim, millet bizim… Daha ne lojistiği?”

DEMİRCİ MEHMET EFE: DAĞLARIN SERT SESİ

Aydın’daki direnişin bir başka büyük adı Demirci Mehmet Efe idi.

Nazilli’nin Pirlibey köyünden çıkan Demirci Mehmet Efe, zamanla geniş bir kuvvetin başına geçti. Onun mizacı sertti. Fakat içinde bulunulan günler de pamuk şekeri dağıtılan panayır günleri değildi.

Memleket işgal altındaydı.

Düzen bozulmuş, devlet otoritesi zayıflamış, halk can ve mal kaygısına düşmüştü.

Demirci Mehmet Efe, Millî Mücadele saflarına katıldı; Nazilli ve çevresindeki direnişin örgütlenmesinde önemli görevler üstlendi. Efeler, askerler, yöneticiler ve halk arasında kurulan bağ, direnişi giderek büyüttü.

Dağlarda Yörük Ali’nin çevikliği, Demirci Mehmet Efe’nin sertliği vardı.

Birinin bakışı “Hadi!” diyordu, ötekinin bakışı “Geri dönüş yok!”

Zaten Millî Mücadele’nin özeti de buydu:

Hadi… Geri dönüş yok!

KILLIOĞLU HÜSEYİN, SANCAKTARIN ALİ VE ADI DAĞLARA YAZILANLAR

Bu destan yalnızca iki büyük efenin hikâyesi değildi.

Kıllıoğlu Hüseyin Efe, Yörük Ali Efe ile birlikte Malgaç Baskını’nın ve bölgedeki direnişin önemli isimlerinden biri oldu.

Sancaktar Ali Efe, Mesutlarlı Mestan Efe, Kozalaklı Mehmet Efe, Danişmentli İsmail Efe, Dokuzun Hasan Hüseyin Efe ve daha nice zeybek, işgal yıllarında Aydın Dağları’nı birer direniş karargâhına çevirdi.

Her birinin ayrı hikâyesi vardı.

Kimi ailesini geride bıraktı.

Kimi tarlasındaki ürünü kaldırmadan dağa çıktı.

Kimi düğününü erteledi.

Kimi çocuğunu son kez öpüp cepheye yürüdü.

Onların sosyal medya hesabı yoktu. Fotoğraflarının altına “kahraman” yazıp paylaşım yapmadılar. Zaten kahramanlık, insanın kendi kendine verdiği bir unvan değildir.

Onların paylaşımı ekmekti.

Yorumları dua, beğenileri ise halkın minnetiydi.

ÇETE AYŞE: “VATANIN KADINI ERKEĞİ OLMAZ”

Ve elbette bu destanın kadınları vardı.

Onların başında Çete Emir Ayşe, yani halkın bildiği adıyla Çete Ayşe geliyordu.

İşgal başlayınca kenarda beklemeyi kabul etmedi. Efe kıyafetini giydi, silahını kuşandı ve Millî Mücadele’ye katıldı.

Çünkü ona göre vatan savunması yalnızca erkeklerin işi değildi.

Bir an için o günleri gözünüzde canlandırın…

Birileri ona:

“Ayşe, sen kadınsın; bu iş tehlikeli,” demiş olabilir.

O da herhâlde şöyle bakmıştır:

“Kurşun gelirken nüfus cüzdanına mı bakıyor?”

İşte o bakış, bütün cümlelerden daha güçlüydü.

Çete Ayşe savaştı, yaralandı, evlat acısı yaşadı ama geri dönmedi. Millî Mücadele’de efe unvanıyla anılan kadın kahramanlardan biri oldu. Yıllar sonra göğsüne takılan İstiklâl Madalyası yalnızca bir madalya değildi; Aydın kadınının cesaretine vurulan bağımsızlık mührüydü.

Ama yalnız değildi.

Cepheye mermi taşıyan, yaralıları saklayan, ekmeğini bölüşen, evini karargâh yapan, düşmanın hareketlerini efelere ulaştıran yüzlerce Aydınlı kadın vardı.

Bazılarının adı kayıtlara geçti.

Bazılarının adı yalnızca torunlarının hafızasında kaldı.

Bazılarının adı ise hiç bilinmedi.

Ama onlar olmasaydı bu destanın yarısı eksik kalırdı.

GÖKÇEN EFE’NİN CESARETİ, ŞEFİK AKER’İN AKLI

Bölgedeki direniş ruhunun önemli simgelerinden biri de Gökçen Efe idi.

Onun cesareti, dağlardaki zeybek geleneğini Millî Mücadele ruhuyla buluşturdu. Gökçen Efe ve kızanlarının direnişi, Ege’de özgürlük ateşinin kolay kolay söndürülemeyeceğini gösterdi.

Fakat bu mücadele yalnızca silahla kazanılmadı.

Aydın’daki 57. Tümen’in komutanı Miralay Mehmet Şefik Aker, askerî tecrübesi ve örgütleyici çalışmalarıyla yerel direnişin şekillenmesinde önemli rol oynadı.

Silah tutan kadar plan yapan, dağa çıkan kadar haber ulaştıran, cephede savaşan kadar cephe gerisinde çalışan da bu zaferin kahramanıydı.

Çünkü destan dediğimiz şey, tek kişinin omzunda taşınmaz.

Birisi ateşi yakar.

Birisi odun getirir.

Birisi nöbet tutar.

Bir başkası o ateş sönmesin diye sabaha kadar dua eder.

AYDIN BİR KEZ KURTULDU, SONRA YENİDEN İŞGAL EDİLDİ

Kuvayı Milliye kuvvetleri 28 Haziran 1919’da Aydın’ı geri aldı.

Fakat düşman takviye kuvvetlerle yeniden saldırdı ve 3 Temmuz’da şehir bir kez daha işgal edildi.

Aydın yandı.

Evler, dükkânlar, sokaklar harabeye döndü.

İnsanlar öldürüldü, yerlerinden edildi, büyük acılar yaşandı.

Fakat bir şeyi yakamadılar:

Umudu!

Köşk, Umurlu ve çevresinde savunma hatları kuruldu. Direniş üç yılı aşkın süre devam etti.

Aydın’ın inciri yandı, zeytini yandı, evleri yandı…

Ama efelerin yüreği yanınca ortaya korku değil, mücadele çıktı.

Bazen insanın evi yıkılır ama iradesi dimdik kalır.

Aydın bunun yaşayan örneğidir.

7 EYLÜL SABAHI

Ve tarih 7 Eylül 1922’yi gösterdi.

Büyük Taarruz’un ardından bozulan işgal kuvvetleri geri çekilirken Türk ordusu ve Millî Mücadele güçleri Aydın’a ulaştı.

Şehir özgürlüğüne kavuştu.

O sabah Aydın’a yalnızca askerler girmedi.

Dağlarda bekleyen umut girdi.

Şehitlerin yarım kalan duası girdi.

Çete Ayşe’nin cesareti, Yörük Ali Efe’nin narası, Demirci Mehmet Efe’nin kararlılığı girdi.

Cepheye su taşıyan çocukların ayak izleri girdi.

Adı bilinmeyen kadınların gözyaşları, yaşlıların duası, gençlerin hayali girdi.

Türk bayrağı yeniden gökyüzüne yükselirken Aydın, küllerinin arasından ayağa kalktı.

Belki şehir yorgundu.

Belki sokaklar yaralıydı.

Ama başı dikti.

Çünkü bazı şehirler binalardan oluşur.

Bazı şehirler ise karakterden…

Aydın, karakteri olan bir şehirdir.

KAHRAMANLARIN HEPSİNİ NASIL SAYALIM?

“Bütün kahramanları yaz,” denildiğinde insan önce isimleri sıralamak istiyor.

Yörük Ali Efe…

Demirci Mehmet Efe…

Çete Ayşe…

Gökçen Efe…

Kıllıoğlu Hüseyin Efe…

Sancaktar Ali Efe…

Mesutlarlı Mestan Efe…

Kozalaklı Mehmet Efe…

Danişmentli İsmail Efe…

Dokuzun Hasan Hüseyin Efe…

Miralay Mehmet Şefik Aker…

Ve daha niceleri…

Fakat sonra anlıyorsunuz ki bu liste hiçbir zaman tamamlanamaz.

Çünkü gerçek kahramanların bir kısmının mezar taşı bile yoktur.

Kahraman, yalnızca elinde tüfekle dağa çıkan değildir.

Kağnısıyla cephane taşıyan kadın da kahramandır.

Son ekmeğini kızanlara veren köylü de…

Düşmanın geldiğini haber veren çoban da…

Yaralıyı evinin ambarında saklayan nine de…

Babasının ardından ağlamayıp kardeşlerine bakan çocuk da…

Dükkânını, bağını, bahçesini, evini ve canını kaybettiği hâlde vatanından vazgeçmeyen herkes bu destanın kahramanıdır.

Onların adı bazen tarih kitabında yazmaz.

Ama vatanın tapusunda vardır.

SABAH 03.00’TEN BUGÜNE…

Ben bu sabah saat 03.00’ten beri kutlama mesajları yazıyorum.

Bir iş insanının mesajı…

Bir siyasetçinin mesajı…

Bir oda başkanının mesajı…

Bir dostun mesajı…

Hepsini haber yaptım, hepsini siteye girdim.

Allah’tan Yörük Ali Efe’nin cep telefonu yok!

O da mesaj atsaydı muhtemelen şöyle derdi:

“Yusuf kardeşim, çok uzun olmasın ama Malgaç’ı da unutma!”

Merak etme Efe’m…

Unutmadık.

Seni de unutmadık, Çete Ayşe’yi de, Demirci Mehmet Efe’yi de, Kıllıoğlu Hüseyin’i de…

Adı bilinenleri de unutmadık, mezarı bilinmeyenleri de…

Bugün bizler bilgisayarın başında yoruluyoruz.

Sizler bu vatanın başında nöbet tutarken can verdiniz.

Bizim uykusuzluğumuz birkaç saatliktir.

Sizin mücadeleniz nesiller sürecek bir bağımsızlığın bedelidir.

Bu nedenle 7 Eylül yalnızca “kutlu olsun” denilecek bir tarih değildir.

7 Eylül; hatırlama, anlama ve geleceğe aktarma günüdür.

Çünkü geçmişini unutan şehir, adresini kaybetmiş insana benzer.

Nereye gideceğini bilemez.

Biz adresimizi biliyoruz:

Aydın!

Efeler diyarı…

Kuvayı Milliye toprağı…

Dağlarından cesaret, ovalarından bereket, insanından memleket sevgisi yükselen güzel şehir…

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; Yörük Ali Efe’yi, Demirci Mehmet Efe’yi, Çete Ayşe’yi, Gökçen Efe’yi, Kıllıoğlu Hüseyin Efe’yi, Sancaktar Ali Efe’yi, Millî Mücadele’nin bütün efelerini, şehitlerini, gazilerini ve adı bilinmeyen kahramanlarını rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

Aydın’ın kurtuluşunun 104. yılı kutlu olsun.

Bayrağımız göklerden, efelerin hatırası yüreklerimizden hiç eksilmesin.

Ve son sözüm şudur:

Bu sabah herkesin mesajını yazdım.

En son kendime sıra geldi.

Ama gördüm ki bu destanda sıra ne bana ne de bir başkasına ait…

Sıra, vatan uğruna toprağa düşenlerindir.

Bize düşen ise onları hiç unutmamaktır.

Yusuf Mehmet Sarışın
Yeni Didim Haberim Genel Yayın Yönetmeni

Ek Fotoğraflar
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.