

Nerede o eski bakkallar! Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı
İzmir Buca Şirinyer İşçievleri… 1960’lı yıllar. Toprakla asfalt arası yollar, evlerin önünde yazdan kalma sandalyeler, pencere önlerinde fesleğen, yasemin, hanımeli kokusu. Bahçelerde doğal oyuncaklar: Aslanağzı.
Ekonomi
Yayın: 28 Aralık 2025 - Pazar - Güncelleme: 28.12.2025 16:04:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 4 dk.


Nerede o eski bakkallar! Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı
Bakkal kapısının önüne vardığımda, henüz sabahın serinliği sokaktan çekilmemiş olurdu.
İzmir Buca Şirinyer İşçievleri… 1960’lı yıllar. Toprakla asfalt arası yollar, evlerin önünde yazdan kalma sandalyeler, pencere önlerinde fesleğen, yasemin, hanımeli kokusu. Bahçelerde doğal oyuncaklar: Aslanağzı.
Ben Yusuf Mehmet Sarışın; kısa paçalı, dizleri yara bere içinde, cebinde bayramdan kalma birkaç bozuklukla dünyayı fethedebileceğine inanan bir çocuktum.
Mahalle bakkalları bizim için sadece alışveriş yeri değildi; hatıranın, hayalin, bekleyişin ve sabrın okuluydu.
Önder Bakkalın kapısı gıcırdayarak açılırdı. İçeri girdiğimde önce gazyağı kokusu çarpardı burnuma. Mumlar, ip gibi dizilmiş… Raflarda teneke kutular, cam kavanozlar… Bir köşede bakkal defteri; kalın, siyah kaplı, kenarları yıpranmış. O defterde sadece borçlar değil, mahalle hayatı yazılıydı. “Bugün veresiye, yarın öderiz” cümlesi bir güven sözleşmesiydi.
Melahat Bakkal ise daha başka bir dünyaydı. Rafların önünde beklerken cam kavanozların içindeki horoz şekerlerine bakardım. Kırmızı, sarı, mavi… Hepsi ışıkta parlar, sanki bana göz kırpardı. Leblebi tozu alırdım bazen; küçük kese kâğıdında, ağzı buruşturulmuş. Parmağımı daldırıp ağzıma götürürken annemin “üstünü başını batırma” sesi kulaklarımda çınlardı ama yine de yapardım. Çünkü çocukluk biraz da söz dinlememekti.
Bayram sabahları…
Harçlıklar avuçlarımızda sıcak sıcak dururken, Kudret’le, Erkan’la göz göze gelir, hiç konuşmadan anlaşırdık. İlk durak belliydi: bakkal. Mine, Süheyla, beş kızlar, Ferruh… Hepimiz aynı heyecanla koşardık. Gazoz şişeleri kapının önünde dizili olurdu. Portakal, sade, bazen frenk üzümü. Şişeyi açtırıp ilk yudumu aldığımda boğazımdan geçen serinlik hâlâ aklımdadır.
Çatapatlar… Mantar tabancaları…
Bakkaldan çıkar çıkmaz başlardık patlatmaya. Sokak bir anda şenlenirdi. Esma teyze camdan seslenirdi:
“Yusuf, kulağımı patlatacaksınız!”
Ragibe teyze gülümserdi, Mahmure teyze başını sallardı. Fikriye teyze “aman dikkat edin” derdi ama gözlerinde kızgınlık değil, alışılmış bir şefkat olurdu.
Şükrüye yenge, Kadriye yenge kapı önlerinde oturur, ellerinde örgü, mahalleyi gözlerdi.
Sami Amcam akşamüstü işten dönerken başımızı okşardı. Güner Abi bize büyük adam gibi davranırdı. İbrahim amca bahçesine altında çizgili pijaması, üstünde beyaz atletiyle oturur, geleç geçenle iki laf ederdi. Herkes birbirini tanırdı; isimle, hâlle, hikâyeyle.
Akşam olunca gazyağı bidonları yeniden gündeme gelirdi.
Mum alınırdı bazen, elektrikler kesildiğinde. O mum ışığında evler daha sessiz, daha sıcak olurdu.
Bakkal defterine yazılan borçlar, ay başında silinir; kimse kimseye yüksek sesle hatırlatmazdı.
Bugün dönüp baktığımda anlıyorum:
Benim çocukluğum bir bakkal rafında asılıydı. Bir horoz şekerinde, bir gazoz kapağında, bir defter sayfasında…
O sokaklar, o insanlar, o bakkallar beni ben yaptı.
Ben Yusuf Mehmet Sarışın.
Çocukluğumu kaybetmedim; sadece eski bir bakkalın rafında bıraktım.
Ne zaman hatırlasam, bakkaldan içeri girerim…
Kapı yine gıcırdar.
Gazyağı kokusu hâlâ oradadır.
Ek Fotoğraflar

Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir






