Sene 1983 Bodrum. Zeki Müren ile geçen 15 günüm

Yusuf Mehmet Sarışın "BATMAYAN GÜNEŞ" romanını nasıl ve nerede yazdı?

Sanat Yayın: 26 Şubat 2026 - Perşembe - Güncelleme: 26.02.2026 09:55:00
Editör - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 4 dk.
Google News

Zeki Müren ile 15 Gün: Bodrum’da Batmayan Güneş

Eylül 1983…
Bodrum henüz bugünkü kalabalığını tanımıyordu. Akşamüstleri denizden gelen iyot kokusu, Barlar Sokağı’na karışır; Bardakçı’dan esen rüzgâr, begonvilleri usul usul sallardı. O günlerde ben 27 yaşında, Yeni Asır’da genç bir muhabirdim. O ise 50 yaşında, Türkiye’nin “Sanat Güneşi”ydi.

Kapısını çaldığım ev, bugün müze olarak ziyaret edilen o Bodrum evi…
Ama o günlerde bir müze değil, yaşayan bir hatıraydı.

“Göbeğini uzun kesiyorum, sesi çok güzel olacak”

Gazete küpürlerinde okuyanlar bilir. Doğduğu gün ebesi Rukiye Hanım’ın söylediği o cümle yıllar sonra manşet olmuştu:
“Göbeğini uzun kesiyorum, sesi çok güzel olacak.”

Ben o sesi Bodrum’daki salonda, pencerenin önünde, bazen bir Türk sanat müziği şarkısında, bazen bir Rumeli türküsünde dinledim. Sadece sahnede değil; evde, çay masasının başında, anıların arasında…

O Günlerin Muhabiri

Fotoğrafa dikkatle bakıldığında, yanında oturan genç muhabir benim.
Elimde not defterim yok belki ama zihnim teybe dönüşmüş. Çünkü o 15 gün boyunca sadece röportaj yapmadım; dinledim. Günlerce dinledim.

“Onu günlerce dinledim” başlığı boşuna atılmadı.

Her sabah Bodrum güneşi perde aralığından içeri sızarken, Zeki Müren geçmişe doğru yürüyordu. Bursa günleri… Dedesiyle söylediği ilk Rumeli türküsü…
“Oğlan oğlan boynuma dolan… Kolum sana yastık, saçlarım yorgan…”

Sahne ışıltısının arkasındaki insanı yazmak istiyordum. Alkışların ardındaki yalnızlığı, zarafetin içindeki disiplini, gösterişin içindeki inceliği…

27 Yaşında Bir Kalem, 50 Yaşında Bir Efsane

Aramızda 23 yıl vardı.
Ama masanın başında yaş farkı silinirdi.

Ben soru sorardım, o hikâye anlatırdı.
Ben not alırdım, o cümle kurmaz; adeta bestelerdi.

Türkçesi kusursuzdu. Kelimeleri seçerek kullanırdı. Bir kelimenin telaffuzuna bile dikkat ederdi. “Türkçe bizim onurumuzdur” dediğini dün gibi hatırlıyorum.

“Batmayan Güneş” Nasıl Doğdu?

O evde, o 15 günün sonunda bir romanın omurgası kuruldu:
Batmayan Güneş.

Bu sadece bir biyografi değildi. Bir dönemin panoramasıydı. Türkiye’nin değişen kültür iklimi, sanat anlayışı, sahne estetiği, magazin dünyası… Hepsi onun hayat çizgisinde birleşiyordu.

Gazete sayfalarına taşan her bölüm, okuyucudan büyük yankı aldı.
Çünkü insanlar Zeki Müren’i zaten seviyordu; ama onu içeriden tanımıyordu.

Evdeki Zeki Müren

Sahnede pelerinliydi.
Evde ise sade bir tişörtle çay içen bir ev sahibiydi.

Titizdi. Düzenliydi.
Misafirini ağırlarken zarafeti hiç eksilmezdi. Çay fincanının altlığına kadar düşünürdü.

Bir gün bana dönüp şöyle dediğini hatırlıyorum:

“Mehmet, insan sahnede alkışla büyür ama evde yalnızlıkla yüzleşir.”

O cümle, romanın en ağır cümlelerinden biri oldu.

Bugün Müze, O Gün Evdi

Bugün o eve giren ziyaretçiler, camekânların arkasında kostümleri görüyor.
Ben ise o kostümlerin askıdan inişini hatırlıyorum.

Bugün duvarlarda fotoğraflar asılı.
Ben o fotoğrafların çekildiği anlara şahidim.

Bir Muhabirin Kazancı

Gazetecilik bazen sadece haber değildir.
Bazen bir ömre tanıklık etmektir.

1983 Eylül’ünde Bodrum’da geçirdiğim o 15 gün, benim meslek hayatımın en kıymetli dönemlerinden biri oldu. Çünkü ben bir sanatçıyı değil; bir dönemi yazdım.

Ve bugün geriye baktığımda şunu görüyorum:

Zeki Müren sadece bir ses değildi.
Bir kültür koduydu.
Bir zarafet manifestosuydu.
Ve gerçekten de…

Batmayan bir güneşti.

Ek Fotoğraflar
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.