

Sakıp Sabancı ve Kamil Yazıcı ile bir tren yolculuğu, bir kuşak ve ortak akıl
Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı: Bazı yolculuklar vardır; sadece bir şehirden diğerine değil, bir dönemin ruhuna gider. Benim için o yolculuk, 1990’lı yıllarda, gazeteci olarak çalıştığım Sabah Gazetesi günlerinde başladı.


Sakıp Sabancı ve Kamil Yazıcı ile bir tren yolculuğu, bir kuşak ve ortak akıl
Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı: Bazı yolculuklar vardır; sadece bir şehirden diğerine değil, bir dönemin ruhuna gider. Benim için o yolculuk, 1990’lı yıllarda, gazeteci olarak çalıştığım Sabah Gazetesi günlerinde başladı.
Davet eden isim, Türkiye’de sanayi ile vizyonu aynı potada eritebilen ender insanlardan biri olan Sakıp Sabancı idi.
İstanbul Haydarpaşa Garı’ndan kalkan “Özel Tren”, yalnızca raylar üzerinde değil, hatıralar arasında da ilerliyordu.
Vagonlarda Türkiye iş dünyasının hafızası vardı. O trenin yolcuları arasında Kamil Yazıcı, Yılmaz Ulusoy ve Bekir Okan gibi isimler bulunuyordu.
Varış noktamız Pamukkale idi. O yıllarda Pamukkale, bugünkü kalabalıklardan uzaktı; travertenler daha beyaz, gökyüzü daha sessizdi. Sular, sanki binlerce yıllık hikâyeleri fısıldar gibi akardı. Doğanın bu zarif sahnesi, vagondaki sohbetlerle bütünleniyordu.
Ama trenin asıl sahnesi, yemekli vagonda kurulan tavla masasıydı. Hepsinin ortak bir özelliği vardı: usta birer tavla oyuncusu olmaları. Özellikle Sakıp Sabancı ile Kamil Yazıcı karşı karşıya geçtiğinde, etraf sessizleşirdi.
Sakıp Ağa, Kayseri ağzıyla zarları sallar; Kamil Yazıcı, Nevşehir şivesiyle karşılık verirdi. Zarlar masaya düşerken, cümleler de masaya vururdu.
Bu, sadece bir oyun değil; zekânın, mizahın ve Anadolu irfanının karşılaşmasıydı. Kaybeden kalkar, sıradaki iş insanı yerini alırdı ama herkes bilirdi ki asıl seyir zevki bu iki ustadaydı.
Kamil Yazıcı’yı yakından tanıma fırsatım oldu; onunla anılarım var. “Ortak akıl” anlayışı, yalnızca iş kitaplarında kalan bir kavram değildi onun için.
Hayatını dinlediğinizde, başarıyı bireysel bir zafer değil, paylaşılan bir emek olarak gördüğünü hissederdiniz. Anadolu Grubu’nu büyüten şey de buydu: istişare, sabır ve uzun vadeli düşünme. Sakıp Sabancı’nın hayat hikâyesinde sıkça rastladığımız “önce insan” vurgusu ile Kamil Yazıcı’nın duru tevazusu, o vagonda aynı çizgide buluşuyordu.
Yılmaz Ulusoy, Karadeniz’in çalışkanlığı ve ticari sezgisiyle sohbete renk katarken; Bekir Okan, daha küresel bir bakışla eğitimin ve girişimciliğin önemini anlatırdı. O tren, adeta Türkiye’nin iş ahlakı atlasıydı.
Yıllar geçti, rayların sesi sustu ama hatıralar yerli yerinde durdu.
Bugün o yolculuğun en mühim isimlerinden biri artık aramızda değil.
Anadolu Grubu’nun kurucularından ve Onursal Başkanı Kamil Yazıcı, 9 Şubat 2026 tarihinde hayata veda etti.
Anadolu Grubu’nun açıklamasındaki “kaybımız büyük, acımız sonsuzdur” cümlesi, yalnızca bir kurumsal ifade değil; onu tanıyan herkesin ortak duygusuydu.
Cenazesi, 11 Şubat 2026 Çarşamba günü, İstanbul Batı Ataşehir’deki Mimar Sinan Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından Maltepe Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilecek.
O özel tren bugün mümkün olsa da yeniden Haydarpaşa’dan kalksa, Pamukkale’ye değil belki ama hafızalarımıza doğru yol alırdı. Ve biz, zar seslerinin arasına karışan o Anadolu kahkahalarını bir kez daha duymak isterdik.
Sakıp Sabancı’nın tavlaya merakı, basit bir hobi olmanın ötesinde, onun hayata ve iş dünyasına bakışını yansıtan bir alışkanlıktı.
Tavla = strateji + sabır
Sakıp Sabancı için tavla:
Stratejik düşünme,
Risk yönetimi,
Sabır ve zamanlama egzersiziydi.
Zar şansına inanırdı ama oyunun sonucunu yalnızca şansa bağlamazdı.
Tıpkı iş hayatında olduğu gibi, “şans hazırlıklıyı sever” anlayışını masaya da taşırdı.
Herkesle oynar, herkesi ciddiye alırdı
Onu tanıyanların sıkça aktardığı bir detay şudur:
Sakıp Sabancı, karşısındaki kişinin unvanına bakmazdı.
Bir holding yöneticisiyle de
bir gazeteciyle de (Birlikte çok zar attık)
bir işçiyle de
aynı ciddiyetle tavla oynardı.
Bu, onun insanı merkeze alan karakterinin küçük ama çok net bir göstergesiydi.
Kayseri ağzı, nükteli atışmalar
Tavla oynarken Kayseri şivesiyle yaptığı espriler, oyunun ayrılmaz parçasıydı.
Zar atarken söylediği kısa, keskin ve mizahi cümleler:
Rakibi baskı altına alır
Ortamı yumuşatır
Oyunu keyifli hale getirirdi
Bu yönüyle tavla masası, onun için aynı zamanda bir iletişim alanıydı.
Kamil Yazıcı ile tavla maçları (sözlü tarih)
İş ve basın dünyasında sıkça anlatılan anılara göre,
Sakıp Sabancı ile Kamil Yazıcı’nın tavla maçları adeta seyirlikti.
Bu maçlarda:
Zarlar kadar sözler de konuşur
Rekabet sertleşmez, derinleşirdi
Kaybedenin masadan gülerek kalkması, Sabancı’nın oyuna bakışını özetler.
Tavla merakının sembolik anlamı
Sakıp Sabancı’nın tavlaya olan ilgisi:
Hayatı bir oyun ciddiyetiyle,
Oyunu ise hayat disipliniyle ele aldığını gösterir.
Bu yüzden tavla, onun dünyasında bir eğlence değil;
karakterinin küçük ama çok anlamlı bir yansımasıydı.
Sakıp Sabancı’nın tavla merakı vardı ve bu merak, onun liderliğini, mizahını ve stratejik zekâsını birebir yansıtan bir alışkanlıktı.
En bilinen Sakıp Sabancı replikleri
“İşin hilesi, hilesiz olmaktır.”
Onun iş ahlakını tek cümlede özetleyen sözüdür.
Dürüstlüğü bir erdem değil, rekabet avantajı olarak görürdü.
“Benim için para amaç değil, araçtır.”
Servetin tek başına bir anlamı olmadığını; asıl değerin üretmek ve paylaşmak olduğunu vurgulardı.
“Başarı merdivendir, eller cebinde çıkılmaz.”
Çalışmadan, emek vermeden gelen başarının kalıcı olmayacağını anlatırdı.
“Akıl akıldan üstündür.”
Bu cümleyi özellikle yönetim toplantılarında kullanırdı.
Tek adamlığa değil, ortak akla inanırdı.
“Önce insan, sonra iş.”
Çalışan motivasyonunu ve insan ilişkilerini merkeze alan liderlik anlayışının özeti.
“Ben her şeyi bilmem, bilenleri bilirim.”
Yetki devrini ve profesyonel yönetime duyduğu güveni gösteren çok önemli bir ifadesidir.
“Para kazanmak zor değil, adam gibi kazanmak zor.”
Etik çizginin önemini anlatan, iş dünyasında sıkça alıntılanan bir söz.
Günlük hayattan ve tavla masasından replikler (sözlü anlatımlar)
Bu sözler kitaplardan çok, onu tanıyanların hafızasında yer etmiştir:
“Zar sana değil bana çalışacak!”
“Bak bak… Sabır kazandırır.”
“Kaybeden üzülmez, ders alır.”
“Bugün sen kazandın ama ben oyunu öğrendim.”
Özellikle tavla oynarken söylediği bu cümleler, onun rekabeti kırmadan kazanmaya odaklanan mizacını yansıtır.
Sakıp Sabancı dili neden etkiliydi?
Kısa konuşurdu
Yerel dili (Kayseri ağzı) bilinçli kullanırdı
Öğüt vermez, yaşanmışlık anlatırdı
Bu yüzden replikleri slogan gibi değil, hayat cümlesi gibi akılda kalır.
Sakıp Sabancı
(zarları avucunda sallarken, gülümseyerek)
— Kamil Bey, bak… Hayatta da tavlada da acele eden hep yanlış atar.
Kamil Yazıcı
— Doğru diyorsun Sakıp Ağa. Ama bazen de risk almayan oyuna giremez.
(Zarlar masaya düşer. Sakıp Sabancı ilk hamleyi yapar.)
Sakıp Sabancı
— Ben derim ki; işin hilesi, hilesiz olmaktır. Tavlada da öyle… Temiz oynayacaksın.
Kamil Yazıcı
(tahtaya bakıp sakin bir sesle)
— Bizim oralarda derler ki, sabırla oynanan oyun yarım kalmaz. Ortak akıl gibidir bu masa… Taşlar birbirini bekler.
(Etraftan hafif bir gülüş yükselir.)
Tren rayların üzerinde akarken sohbet derinleşir.
Sakıp Sabancı
— Bak Kamil Bey, ben her şeyi bilmem. Bilenleri bilirim. O yüzden masada da hayatta da tek başıma konuşmam.
Kamil Yazıcı
— Aynı fikirdeyim. Biz Anadolu’da işi tek başına yapanı değil, işi birlikte büyüteni severiz.
(Kamil Yazıcı zar atar, oyunu toparlar.)
Sakıp Sabancı
— Heh! Şimdi güzel attın ama rehavete kapılma. Başarı merdivendir, eller cebinde çıkılmaz.
Kamil Yazıcı
(hafif tebessümle)
— Merak etme Sakıp Ağa. Ben kazanmaktan çok oyunun düzenine bakarım.
Masaya yeni biri yaklaşır, ama kimse kalkmaz. Çünkü asıl maç henüz bitmemiştir.
Sakıp Sabancı
— Para kazanmak zor değil Kamil Bey… Adam gibi kazanmak zor.
Kamil Yazıcı
— Onu da herkes başaramaz zaten. O yüzden kalıcı olan azdır.
(Zarlar bir kez daha yuvarlanır. Bu sefer Kamil Yazıcı öne geçer.)
Sakıp Sabancı
(kahkahayla)
— Eh, bugün zarlar seni sevmiş. Ama unutma… Kaybeden üzülmez, ders alır.
Kamil Yazıcı
— O zaman bugün dersi sen veriyorsun Sakıp Ağa.
(Sakıp Sabancı zarları bırakır, masadan kalkar.)
Sakıp Sabancı
— Tamam, ben kalkayım. Sıradaki gelsin. Ama şunu unutmayın:
Önce insan, sonra iş… Tavlada da öyle.
Sakıp Sabancı ayağa kalkarken vagonda alkış kopmaz; onun yerine sessiz bir saygı dolaşır. Kamil Yazıcı tahtayı toplar, zarları avucunda bir an tutar.
O tren Pamukkale’ye doğru yol alırken, masada sadece bir tavla oyunu değil;
bir kuşağın ahlakı, dili ve ortak aklı oynanmıştır.
Ve yıllar sonra bile, o zar sesleri hâlâ kulakta çınlar.
Kamil Yazıcı – Bir Anadolu Hikâyesi
Kamil Yazıcı’nın hayat hikâyesi, Türkiye’de sabırla büyüyen iş aklının, gösterişten uzak ama kalıcı başarının sembollerinden biridir. Onu farklı kılan, yalnızca kurduğu büyük yapılar değil; bu yapıları “ortak akıl”, güven ve istişare üzerine inşa etmesiydi.
Köken ve karakter
Anadolu’nun derin kültüründen gelen Kamil Yazıcı, genç yaşlardan itibaren çalışkanlığı, ölçülülüğü ve sözüne sadakatiyle öne çıktı. Hayatının hiçbir döneminde “ben” merkezli bir dil kurmadı. İş yapma tarzı, Anadolu’nun kadim geleneğine yaslanıyordu:
önce dinlemek, sonra düşünmek, en son karar vermek.
Bu yaklaşım, onun kişiliğinin temel taşı oldu.
Anadolu Grubu’nun doğuşu
Kamil Yazıcı, Türkiye’nin en köklü topluluklarından biri olan Anadolu Grubu’nun kurucuları arasında yer aldı. Grubun büyüme sürecinde kısa vadeli kazançların peşinden koşmak yerine, kurumsallaşma, insan kaynağı ve uzun vadeli sürdürülebilirlik öncelik oldu.
“Ortak akıl” kavramı, onun için bir yönetim sloganı değil, gündelik bir refleks gibiydi. Karar masasında tek seslilikten özellikle kaçınır; farklı görüşlerin çatışmasından doğan dengeye inanırdı. Bu nedenle Anadolu Grubu, sadece bir holding değil, bir okul olarak anıldı.
İş ahlakı ve insan ilişkileri
Kamil Yazıcı’nın en belirgin özelliği, başarısını yüksek sesle anlatmamasıydı. Gücü vardı ama sergilemezdi; sözü vardı ama incitmezdi. Çalışanlarına karşı mesafeli değil, ölçülüydü. Onun yanında çalışanlar, bir patrondan çok usta-çırak geleneğini yaşatan bir rehber gördüklerini söylerdi.
İş dünyasında rekabeti düşmanlık olarak değil, kaliteyi yükselten bir unsur olarak algılardı. Bu nedenle dostluklarını iş rekabetinin önünde tutmayı başardı.
Sosyal yönü ve yaşam tarzı
Kamil Yazıcı, yoğun iş temposuna rağmen hayattan keyif almayı bilen bir insandı. Özellikle tavla, onun için sadece bir oyun değil; zihin açıklığı, sabır ve strateji pratiğiydi. Masada sessiz ama etkiliydi. Rakibini küçümsemez, oyunu hafife almazdı. Bu yönü, onun iş anlayışının da küçük bir yansımasıydı.
Sohbetlerinde yüksek perdeden konuşmaz, Anadolu şivesinin doğallığını korurdu. Bu doğallık, onu hem iş dünyasında hem de sosyal çevresinde güvenilir kıldı.
Veda
Kamil Yazıcı, 9 Şubat 2026 tarihinde hayata veda etti. Ardında yalnızca büyük bir ekonomik yapı değil;
güvene dayalı iş ilişkileri,
yüzlerce yetişmiş yönetici,
ve “başarı sessiz olur” diyen bir hayat anlayışı bıraktı.
Onun hikâyesi, Türkiye’de kalıcı başarının gürültüyle değil, istikrarla inşa edildiğinin canlı bir örneğidir.
Kamil Yazıcı, geride bıraktığı eserlerle değil sadece; nasıl yaşadığıyla da hatırlanacak bir isimdir.
Sakıp Sabancı – Anadolu’dan Dünyaya Uzanan Bir Hayat
Sakıp Sabancı’nın hikâyesi, yoksunlukla başlayıp vizyon, disiplin ve insan odaklılıkla büyüyen bir Türkiye hikâyesidir. O, yalnızca büyük bir sanayici değil; çalışmayı ahlak, başarıyı sorumluluk olarak gören bir kuşağın simgesidir.
Adana’dan çıkan bir karakter
1933 yılında Adana’da doğan Sakıp Sabancı, çocuk yaşta ticaretin ve emeğin ne demek olduğunu öğrendi. Ailesinin pamuk ticaretiyle uğraşması, onu erken yaşta hesap yapmaya, risk almaya ve sabretmeye alıştırdı. Okuldan arta kalan zamanlarda çalıştı; hayatı teoriden değil, yaşayarak öğrendi.
Bu yıllar, onun meşhur sözlerinin temelini attı:
“İşin hilesi, hilesiz olmaktır.”
Sabancı Topluluğu’nun yükselişi
Aile işini devraldığında Türkiye, sanayileşmenin eşiğindeydi. Sakıp Sabancı, bu eşiği doğru okuyan isimlerden biri oldu. Sanayide ölçek büyütmenin, kurumsallaşmanın ve profesyonel yönetimin önemini erken kavradı.
Onun döneminde Sabancı Topluluğu, sadece büyüyen bir holding değil; modern yönetim anlayışını benimseyen bir yapı haline geldi. “Her işi ben bilirim” anlayışı yerine, doğru insanlara yetki verme kültürünü yerleştirdi. Bu yaklaşım, onu çağdaşlarından ayıran en belirgin özellikti.
İş ahlakı ve liderlik tarzı
Sakıp Sabancı’nın liderliği, otoriter değil öğreticiydi. Çalışanlarını korkuyla değil, sorumluluk duygusuyla motive ederdi. Fabrika ziyaretlerinde işçinin elini sıkar, yöneticinin raporunu sorgular, rakam kadar insanı da önemserdi.
Kayseri ağzıyla yaptığı nükteli konuşmalar, aslında onun iletişim gücünün bir parçasıydı. Basit görünen cümlelerinin arkasında derin bir hayat tecrübesi vardı. Bu sayede hem Anadolu insanıyla hem de uluslararası iş çevreleriyle aynı masada rahatça oturabildi.
Paylaşmak ve kalıcı olmak
Sakıp Sabancı için servet, tek başına anlamlı değildi. Eğitime, sanata ve toplumsal gelişime yapılan yatırımın, ekonomik başarı kadar önemli olduğuna inanıyordu. Bu anlayış, vakıf çalışmaları ve kültür-sanat projeleriyle somutlaştı.
Bugün adını taşıyan müzeler, okullar ve kültür kurumları, onun “iz bırakma” anlayışının doğal bir sonucudur. O, hayırseverliği bir vitrin değil, görev olarak gördü.
Hayatın içinden bir insan
Tüm unvanlarına rağmen Sakıp Sabancı, gündelik hayattan kopmadı. Tavla masasında iddialıydı, sohbette hazırcevaptı. Kazanmayı severdi ama kaybettiğinde de masadan gülerek kalkmasını bilirdi. Bu yönüyle, rekabeti sertleştiren değil, insanileştiren bir figürdü.
Bir dönemin simgesi
Sakıp Sabancı, geride yalnızca dev bir topluluk bırakmadı.
Çalışkanlığıyla örnek olan bir karakter,
Anadolu’dan çıkan başarının mümkün olduğunu gösteren bir model,
ve “önce insan” diyen bir liderlik mirası bıraktı.
Onun hikâyesi, Türkiye’de iş yapmanın sadece para kazanmak değil; değer üretmek olduğunu hatırlatan güçlü bir hafızadır.














