
Devlet kılıçla alınır, lakin adaletle yaşar! Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı
Yavuz Sultan Selim döneminde geçen Topkapı'da tarihî bir Ramazan gecesi. Sene 1517
Yusuf Mehmet Sarışın yazdı
Yayın: 19 Şubat 2026 - Perşembe - Güncelleme: 19.02.2026 13:43:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 6 dk.


Yavuz Sultan Selim döneminde geçen Topkapı'da tarihî bir Ramazan gecesi. Sene 1517
Devlet kılıçla alınır, lakin adaletle yaşar! Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı
Hicri 923 yılı… Miladi 1517.
Yavuz Sultan Selim Mısır seferinden dönmüş, hilafeti Osmanlı’ya kazandırmış ve İstanbul’a büyük bir vakar ile dönmüştü. İstanbul’da Ramazan ayının ilk teravih gecesi kılınmış, saray avlularında kandiller yakılmıştı. Topkapı Sarayı’nda bir sükûnet, ama aynı zamanda büyük bir heyecan vardı.
Sarayda Ramazan Hazırlığı
Sarayın Matbah-ı Âmire’sinde hummalı bir hazırlık sürüyordu. Aşçılar, iftar için bakır kazanların başında…
İftar sofrasında şu yemekler hazırlanmıştı:
Toyga çorbası (yoğurtlu, buğdaylı saray usulü)
Mutancana (kuzu eti, kuru kayısı ve bademle)
Zerde (safranlı pirinç tatlısı)
Börek-i hümayun
Güllaç (gül suyuyla, cevizli)
Hurma ve zemzem (Mısır seferi sonrası getirilen mukaddes emanetlerle birlikte)
Mısır’ın fethinden sonra gelen baharatlar sayesinde sofraların lezzeti daha da artmıştı. Kahire’den gelen safran, karanfil ve tarçın mutfakta bolca kullanılıyordu.
Haremde Ramazan
Harem dairesinde ise ayrı bir hareketlilik vardı.
Hafsa Sultan, henüz valide sultan olmamıştı ama sarayda büyük itibara sahipti. Oğlu, henüz genç bir şehzade olan:
Kanuni Sultan Süleyman
o günlerde Manisa sancakbeyiydi. Ramazan münasebetiyle İstanbul’a davet edilmişti. Şehzade Süleyman, babasının huzurunda iftara oturacaktı.
Haremde ayrıca:
Ayşe Hafsa Sultan’ın cariyeleri
Şehzade Süleyman’ın annesi olarak saygı gören kadınlar
Saray terbiyesi gören genç şehzadeler
bulunmaktaydı.
Yavuz Sultan Selim’in bilinen eşleri arasında Ayşe Hafsa Sultan en öne çıkan isimdi. Ayrıca bazı kaynaklarda adı geçen fakat tarihî kayıtları sınırlı olan diğer hanımları da sarayda bulunuyordu.
İftar Vakti
Akşam ezanı, Ayasofya’dan yükseldi.
Ayasofya minarelerinden yayılan ezan sesi, sarayın mermer duvarlarında yankılandı.
Yavuz Sultan Selim ağır adımlarla iftar sofrasına oturdu. Sert mizacıyla bilinse de Ramazan ayında farklı bir hâli olurdu. Rivayete göre, fakirlere gizlice sadaka dağıttırır, gece tebdil-i kıyafet İstanbul sokaklarını dolaşırdı.
Sofrada oğlu Şehzade Süleyman’a dönerek şöyle dediği aktarılır:
“Devlet kılıçla alınır, lakin adaletle yaşar. Ramazan bize nefsimizi terbiye etmeyi öğretir.”
Genç şehzade dikkatle dinledi. Bu sözler, ileride “Kanuni” lakabını alacak bir hükümdarın zihninde yer etti.
Teravih ve Enderun
İftardan sonra saray mescidinde teravih kılındı. Enderun talebeleri Kur’an tilavet etti. Mısır’dan getirilen mukaddes emanetler ilk kez bu Ramazan’da özel bir hürmetle muhafaza altına alınmıştı.
Saray avlusunda kandiller yanıyor, İstanbul semasında mahyalar asılıyordu. Henüz Süleymaniye Camii yoktu; İstanbul’un siluetinde Ayasofya ve Fatih Camii ön plandaydı.
Fatih Camii minarelerinden de ışıklar yükseliyordu.
Gecenin Sonu
Sahur vakti yaklaşırken, Matbah-ı Âmire’de yeniden hareket başladı. Sahur için:
Peynir çeşitleri
Zeytin
Bal ve kaymak
Yufka ekmeği
Hoşaf
hazırlandı.
Yavuz Sultan Selim o gece uzun süre uyumadı. Harem dairesinde oğluyla kısa bir sohbet daha etti. Devlet meselelerinden, doğudaki Safevi tehlikesinden, Mısır’daki düzenlemelerden bahsetti.
Ramazan ayı, Osmanlı sarayında sadece bir ibadet vakti değil; aynı zamanda bir muhasebe ve devlet terbiyesi ayıydı.
Ve o Ramazan gecesinde, İstanbul’da bir padişah ile bir veliaht arasında geçen o sessiz sohbet, tarihin akışını değiştirecek bir mirasın başlangıcıydı.
O Sessiz Sohbetin Tarihe Bıraktığı Miras
O gece konuşulanlar sadece bir baba ile oğul arasındaki nasihat değildi. O sözler, bir imparatorluğun yönetim felsefesinin özeti niteliğindeydi.
Yavuz Sultan Selim, sert mizacı ve askerî dehasıyla biliniyordu. Çaldıran’da Safevîleri mağlup etmiş, Mercidabık ve Ridaniye zaferleriyle Memlük Devleti’ni tarih sahnesinden silmişti. Hilafeti Osmanlı’ya kazandırarak devleti yalnızca bir cihan devleti değil, aynı zamanda İslam âleminin siyasî lideri konumuna taşımıştı.
Fakat o Ramazan gecesi, kılıcın gölgesinde büyüyen bir imparatorluğu nasıl ayakta tutacağını anlatıyordu oğluna.
“Devlet kılıçla alınır, lakin adaletle yaşar” sözü, sadece bir öğüt değil; Osmanlı siyaset geleneğinin özüdür. Çünkü Yavuz biliyordu ki fetihler geçici olabilir, fakat adalet kalıcıdır.
O gece karşısında oturan genç şehzade, ileride:
Kanuni Sultan Süleyman
olarak tarihe geçecekti.
Kanuni döneminde Osmanlı Devleti yalnızca topraklarını genişletmedi; hukuk sistemini kurumsallaştırdı, kanunnameler düzenlendi, merkezi idare güçlendirildi. “Kanuni” unvanı, babasından aldığı o adalet mirasının devlet sistemine dönüşmüş hâliydi.
Yavuz’un kısa süren sekiz yıllık saltanatı, askerî genişlemenin zirvesiydi. Kanuni’nin kırk altı yıllık saltanatı ise istikrarın ve hukuk düzeninin doruk noktası oldu. İşte bu geçiş, o Ramazan gecesindeki zihinsel mirasın sonucuydu.
Ayrıca Yavuz’un hilafeti devralması, Kanuni’nin kendisini yalnızca bir Osmanlı padişahı değil, İslam dünyasının hamisi olarak görmesine zemin hazırladı. Bu bilinçle Kudüs, Mekke ve Medine’ye hizmetler artırıldı; mukaddes emanetler korunmaya devam edildi.
O geceki sohbet, üç temel miras bıraktı:
Askerî kudretin disiplinle korunması
Adaletin devletin temeli olması
Hilafetin sorumluluğunun idrak edilmesi
Ramazan ayının manevî atmosferinde yapılan bu konuşma, bir tür siyaset terbiyesi dersiydi. Enderun’da verilen eğitim kadar, saray sofralarında yapılan nasihatler de bir hükümdarın karakterini şekillendirirdi.
Belki o gece saray kandilleri sönmüş, sahurdan sonra herkes istirahate çekilmişti. Fakat bir baba tarafından verilen devlet aklı, bir imparatorluğun en parlak devrini hazırlamaya başlamıştı.
Çünkü bazen tarih, meydan savaşlarında değil; kandil ışığında yapılan sessiz sohbetlerde yazılır.
Ek Fotoğraflar





Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir





